12 Aralık 2010 Pazar

Ben, Kendim ve Şahsım Adına :)

Hayatım boyunca hep farklı olmayı istedim. Dönüp bakınca milyolarca insandan sadece bir tanesiyim. En büyük hayal kırıklığım da bu olsa gerek..

Farklı konulara potansiyelim var evet, ama potansiyel olarak beklemekteler. Çünkü ciddi anlamda aşırı üşengeç bi insanım. Akşamları acıkırsam "Yat uyu sabah kahvaltı yaparsın" diyecek kadar kendime. O yüzden rica ediciim benden bişiler yapmamı istemeyin. Kendime yapmıyorum size mi yapıcam yahu?

Her şeyi saklayan bir insan evladıyım. Aklınıza gelebilecek her şeyi. Üzerine not düşülmüş defterlerden koparılan sayfalar, gidilen bi mekanda o günün hatrına alınmış ve sonradan tarih düşülmüş peçeteler, sinema tiyatro biletleri, alınan minik hediyeler, hediye kapları, hediyelerin üzerine konulmuş kartlar, günlükler, fotoğraflar, güzel geçen bir günün ardından o gün kullanılmış otobüs kartları, defterler dolusu yazılmış telefon mesajları, mailler vs vs vs... Daha aklıma gelmeyen onlarca eşya. Kısaca geleceğin çöp evine sahip olacağım :)

Üstelik malım da kıymetlidir. Bir şeyler tıkınıyorsam ve canınız çektiyse, bir ısırık falan alamazsınız efendim ama gidip size de aynısından alabilirim.

Gülerim, hatta çok gülerim. O kadar çok gülerim ki neredeyse gülmeden çekilmiş fotoğrafım yok. Üstüne utandığımda da gülerim.

Planlı ama bir o kadar da plansızımdır. Sanmayın ki plansız oluşum karakterimin bir gerçeği, hayır efendim tamamen boş vakitlerimin bir sonucu. Bir yere çağırmak ister de "Onun işi vardır kesin" dersiniz diye korkup yazıyorum işte.

Kararsızın önde gideniyim Değil bir kıyafet seçmek, kıyafeti önüme koysalar rengini seçemem. Ama bir şeyi kafama koymuşsam beni durdurabilene aşk olsun. İşin kötü tarafı kolay kolay kafama bir şey koyduğum yok.

Düzenliyimdir, birçoğunuz gibi "Benim bu düzensiz odada kendime göre bi düzenim var" şeklinde değil. Cidden düzenliyimdir, renk sırası boy sırası, asimetri... Ama biraz pisimdir, orasını karıştırma.

Her şeyi beğenebilir ve sevebilirim. Sokakta "Aaaa ne güzelmiş, aaa bu da ne güzelmiş, bak ama bu da çok güzel" diye dolaşıyorum resmen. Kısaca bir nevi "Ne olursan ol yine gel" durumu var bende ama işin içinde sevmediğim biri varsa mümkünse yan yana gelmeyelim.

Düşündüm de bu seri daha uzatılabilir :/

10 Aralık 2010 Cuma

anladım. - Yılmaz Erdoğan

Bundan 10 sene önce doğumgünümde bana hediye edilen bir kitaptı Yılmaz Erdoğan'ın "Anladım"ı. Lise hazırlık sınıfındaki arkadaşlarım benim yazmaya, çizmeye ve okumaya olan merakımı fark etmiş, doğumgünümde bana kitap hediye etmeye karar vermişlerdi. Şiir onlar için İpek Olgun kitaplarına göre çok daha üst seviyeydi galiba... O zamanlar şairler ve yazarlar hakkında o kadar bilgileri yoktu, edebiyat dersini bile bir sene sonra almaya başlayacaktık. Gözlerine Yılmaz Erdoğan'ı kestirmiş olmalılar :)




Kitap beni en çok arka kapağındaki şu dizeleriyle etkiledi:

anladım ki ağaçlar


toprağa acı verdikçe büyüyorlar





O dönem ilk olarak ebeveyn ile ergenlikteki çocuk kavgalarını anlamlandırmıştım bu dizelerle. Çocuklar ailelerine acı verdikçe büyüyorlardı. Yıllar içinde kimi zaman iki sevgilinin birbirini yıpratması oldu, kimi zamansa pişman olup dönen bir başkası...



Her aklıma geldiğinde içinde bulunduğum durumdan bir pay biçtim bu dizelere... Kim bilir şu an sizin aklınızdan neler geçti okurken?

Bir şiir kitabını okurken bir iki dizesinin altını çizmek zordur. Şiirin size baştan sona hissettirdiği duyguyu seversiniz çünkü. Ben birkaç dizeyi çizmişsem de daha çok kıvırıvermişim beğendiğim şiirlerin sayfa kenarlarını... Beğenip işaretlediğim bu şiirlerin de isimlerini yazacağım size ve o şiirlerden birini olduğu gibi yayınlayacağım aşağıda...


İyi okumalar diliyorum herkese....




Şehnaz Baykuş - 7 Aralık 2010


Sf. 7 - "ANLADIM" şiiri

Sf. 11 - "YENİ BİR SAYFADA SANA BAKMAK" şiiri

Sf. 48 - "YAĞDIKÇA" şiiri

Sf. 59 - "BU YOL NEREYE GİDER" şiiri

Sf. 62 - "BİR MEVSİMİN ACI GERÇEKLERİ" şiiri

Sf. 69 - "YENİLİYORUM" şiiri

Sf. 76 - "ONULMAZ" şiiri

Sf. 82 - "NE GÜZEL" şiiri

Sf. 86 - "KIŞI SEVMEK KIŞIN SEVMEK" şiiri:

Ağlıyordum. Bir kış günüydü. Üzgündüm. Yenilmiştim.Herkesle selamı sabahı kesmiş bir sabahtı. Kahvaltısız.Yola çıktım ağzımda bakır alaşımlı bir tat. Efkar gibi yağıyordu kar.

Bazıları kışın öldü


sevdiğim insanların


dedem


taha amca


karda izledik ayak izlerini


düşmanlarımızın


bir inşaatın içine götürdü bizi


uğursuz ayakların


karda bıraktığı lekeler


taha amca karlar içindeydi


taha amca kanlar içindeydi


en güzel kar insanın çocukluğuna yağandır. Pencereye yüzümü dayar dua ederdim, kar yağsın, durmasın, tutsun, rütbe düşüp yağmur olmasın diye.

Hep kış günlerinde düştüm

umutsuz aşklarımın batağına


buğulu camlara adlarını yazdım


konuşamadığım kızların


ve


babaannemin


nice kırgından taşıdığı


eski mücevher kutusunun


sırı dökülmüş aynasında


o kadar çirkindim ki


bir greyder durmadan soluklanmadan çalışıyordu toprak damlı evimizin bahçesinde. Kalabalıktı.Küçüktüm acıdan, yaşça. Babaannem bayılmıştı. Herkes ağlıyordu. Dedem ölmüştü. Kar ağlıyordu, yağar gibi. Küçüktüm. Susuyordum. Lapa lapa... ağlar gibi..

Karda yürümek gibisi yoktur geceleri. Işığın yalazında seyretmek kar tanelerinin dansını. Bir de ayazda sevmek olmadık bir kadını. Soğuktan korumaktır asıl marifet sevdiğinin tenini. Aşksız geçen kışların intikamıdır geleneksel bahar sevdalanmaları.

Ben hep kışı sevdim.


Ben hep kışın sevdim beni


sevmeyenleri.


Yılmaz Erdoğan

2 Aralık 2010 Perşembe

MUZ SESLERİ - ECE TEMELKURAN

Muz Sesleri kendinizi bir bulup bir kaybettiğiniz ender kitaplardan. Yoo öyle bağlantınız kopuyor da kaybetmiyorsunuz kendinizi. Aksine başka hayatlara kayıyor bütün ilginiz, bırakıveriyorsunuz kitabın içinde kendinizi aramayı...




Çok güzel bir kitap. İki gün sürdü okumam. Altı çizilecek onlarca cümle daha vardı muhtemelen fakat öyle kaptırmışım ki kendimi, unutmuşum elimdeki kalemi...




Bakalım siz de kaleminizin varlığını unutacak mısınız? :)

Sf. 68 - Kadında zaman geçmez. Sakın günün birinde iyileşmek için zamana güvenme.

Sf. 89 - Biliyorum, onlar, savaş bitse bile kadınları savaşır gibi sevecekler. Ganimetleri gibi. Ele geçirildikten sonra ancak yağmalayabildikleri.

Sf. 111 - Savaş öyle bir yer Filipina, insanların tek evi diğer insanlar. Birini kaybedince bu yüzden sadece birini kaybetmezsin, evin de gider.

Sf. 111 - Birlikte yaşanan hikayeler, insanları birbirinin evi yapar.

Sf. 132 - İtip kakardı insanı. Ancak yediği dayakları affede affede büyümeyi öğrenmiş bir çocuksan seversin onu. Çünkü nefret etmeyi de bilmelisin eğer onu seveceksen. Bunu bilmeyenler gelir geçer. Anlatamadıklarını hep bildikleri, yine de durmadan anlattıkları bir hikayeyi alıp ondan, giderler.

Sf. 135 - Esmer, zayıfça, sıcak ve kıvırcık. Baksan bir şeye benzetemezsin. Ta ki sana bakacak. Gözünün içine. Seni çok seviyormuş gibi, kimsenin sevmediği gibi. Hep seni beklemiş gibi, her şeyi anlatacakmış gibi, her şeyini verecekmiş gibi, sonrası yokmuş gibi, umrunda değilmiş gibi, dertli dertli bakacak sana... "İçimde böyle bir yer mi varmış?" dersin, oralarına kadar değer. Çözülmeni bekler. Görmek için nasıl soyunduğunu. Koltukaltlarına kadar sevmek için seni. Oralarına kadar ısırabilmek için. Bırakma kendini. O gözler bir daha öyle bakmaz çünkü. Kendi bir daha isteyene kadar. O da sadece yeniden soyunurken görmek için seni, o kadar. O zaman kadar senin işin, toplamak kendini. Böyle işte. Çözül ve sar kendini, yeniden çözül ve  sonra. İnsanı öyle fena yapar. Hiç bitmesin istersin.

Sf. 141 - Kavganın tek bir kuralı vardır: Öfkesi daha büyük olan, eninde sonunda kazanır.

Sf. 191 - Sadece peşlerinden giden biri gibiydi. Başka seçeneği yokmuş gibi, takıma sadece bir çocuk daha lazım olduğu için alınan, "fasulyeden" gibi...

20 Kasım 2010 Cumartesi

İyi Bayramlar :)

Nasıl unutmuşum size iyi bayramlar dilemeyi bilmiyorum :)




Geçmiş bayramınız kutlu olsun efendim :)

14 Kasım 2010 Pazar

YALNIZLIK +1...

[audio:http://www.sehnazbaykus.com/muzik/Pinhani - Dön Bak Dünyaya.mp3]

"Herkes gitmişse, sakince arkana dön bir bak


Dostun kalmış mı, aşkın solmuş mu...


Dön bak dünyaya..."



Başlığı çok sık yazıp çizmişimdir, yalnızlığımın ardına "+1" koyacak biri daha var mı acaba diye...

İnsanın yalnızlığını anlatabilecek binlerce örnek verilebilir. En çok bilinenidir "yalnız olduğunu söyleyebileceğin biri bile olmaması". Bu hafta ben yalnızlığın bir başka biçimini yaşadım. Yalnızlık nedir biliyordum, çok kere de tecrübe etmiştim ama "acı"yla birlikte tadınca, çok şey değişti duygusal damağımda...

Öyle anlar vardır ki herkesin birbirine kenetlendiğini görürsünüz. Bir sürü insanın etrafındakilerden destek alıp ayağa kalkmaya çalıştığını... Kalkamasa bile uzatılan ele sıkı sıkıya sarılıp, umut ettiğini... Kayıplarda ortaya çıkar bu görüntüler en çok... Biri "en değerlisi"ni kaybettiğinde... Acısı hayatın tam ortasına yerleştiğinde...

Ortak bir kayıpsa yaşanan, el uzatılması gereken birden fazlası varsa, yalnızlık çıkar ortaya... Ayağa kalkmaya çalışmak yerine, sürekli birilerini kaldırmaya uğraşırsınız... Herkes perişanken siz dik durmaya çalışırsınız. Acınızı değil, başkalarını acısını yaşarsınız.

Kimse görmez duvarlarınızın ardında ağlayan küçük kız çocuğunu. Zordur...

Gelelim bu yazının yalnızlık tanımına:


"Yalnızlık en acı çektiğiniz, en destek beklediğiniz anda acı çektiğinizi anlayıp, size sessizce sarılacak kimsenizin olmamasıdır..."



ya da


"Yalnızlık, acınızı paylaşacak birini bulamamanızdır."



ya da



"Yalnızlık, siz dik durmaya çalışırken, elinizi tutacak kimsenin olmamasıdır."


Sahi sizin yalnızlık tanımınız var mı? Doldurun öyleyse:


"Yalnızlık, .............. "


Dip Not: Bitanecik Babam, bu hafta abini uğurladık yanına. Biz saygıda kusur etmedik. Sen de etme...

22 Ekim 2010 Cuma

YAKINDA...

"YAKINDA" yazmak istiyorum, aynen böyle, büyük harflerle.

Kendimi olacak güzel şeylere hazırlamak...

Etrafımdakilere güzel şeylerin olacağını müjdelemek, umutlanmak, herkesle beraber bu yalana inanmak...

21 Ekim 2010 Perşembe

OKYANUS...



Okyanusun ortasında kalakalmışken rüzgarsız, varlığı inkar edilemeyen bir kara parçası gibi ayrılık... Hiç ulaşılmayacak gibi duran, dümeni ne kadar zorlasak da ona yöneltemeyecekmişiz gibi hissettiğimiz bir küçük ada... Karanlıkta, belki sığ suların yakınında, yapayalnız bir ada...




Göz görmese de orada olduğunu, er ya da geç ayak basılacağını, ayak basıldığı an mavilerden sıyrılınacağını bildiğimiz bir kara parçası...







Biz seninle uçsuz bucaksız okyanuslara yelken açtık sevgili... Tüm kara parçalarından vazgeçtik birbirimiz için... Suların ortasında sadece ikimiz olalım istedik... Kimse günlerce aylarca yanımıza yaklaşmazsa, doyarız dedik birbirimize... Aşkın koylarına demir attık defalarca, bıraktık kendimizi huzurun ılık sularına.  Sırt üstü yatıp saatlerce gökyüzünü izledik kumlarda, saatlerce birbirimizi izlediğimiz gibi...







Sevgili, şimdi akıntıya kapıldıkça eskiler geçiyor aklımızdan... Sahi film şeridi dedikleri bu eski anlar, eski anılar olmasın? İlk birbirimizi gördüğümüz anı hatırlıyoruz, ilk elele tutuşumuzu... Sonra ilk öpüşmemizi... Mırıldanıyoruz: "Her şey ne kadar da güzeldi..." Oysa eskiler hep söylerdi, "Güzel olan şeyler çabuk biterdi", inanmazdık...




Rüzgar ayrılıktan yana esiyor belli... Karanlıkta, sığ suların yakınında, yapayalnız bir adaya düştük şimdi. Hiç uğramayız sandığımız bu durak, yolun sonuymuş meğer...




Aşkı geçtik gözlerini açabilirsin* artık sevgili...







*Haydar Ergülen

14 Ekim 2010 Perşembe

BİR DEVİR KAPANDI

Bir devir kapandı, yeni bir devir başladı...

Artık,

Derslere girmeyip saatlerce tavla oynamak yok.

Vizeler, finaller, yumurta kapıya dayandığı son geceler sınava çalışmak yok.

Okuldan çıkıp öğrenci evlerinde her gün gördüğün insanlarla oturup sohbet etmek yok.

Bir öğrenci evini kendi evinden daha yakın, daha sıcak, daha senin bilmek yok.

Artık,

Kardeşin bildiğin, kardeşinden öte bildiğin arkadaşını her fırsatta yanına çağırmak, en ince ayrıntılarıyla yaşamı paylaşmak yok.

Kiminin sevgilisiyle, kiminin notlarıyla, kiminin ailesiyle olan dertlerini sabahlara kadar bir masada oturup tartışmak yok.

Yok artık...

Biz birbirimizi törpüledik, yonttuk... Alelade bir insandan bir dost yarattık. Demir gibi sağlam dostluklar hem de...Yeni olan her şeyi beraber yaşadık. Ama bitti.

Biz bütün devirleri geride bıraktık. Şimdi önümüzde yakın çağ var. Yakın gelecekte neler yaşayacağımızı, hangi şehirlerde, hangi insanlarla ömür tüketeceğimizi bilmediğimiz bir çağ...

Bir devir kapandı artık...

8 Ekim 2010 Cuma

UÇAK, HADİ BU GECE DE BABAMA SELAM SÖYLE...

Balkondaydım.

 

Buz gibiydi hava, deli gibi yağmur yağıyordu İstanbul'a. Damlalar pıt  pıt düşüyordu balkonun soğuk mermerine. Baktım mermere, içim biraz daha soğudu. Titredim. Babam geldi aklıma...

 

Babam, yağmurda, soğuk bir mermerin altında...

 

Ürperdim. Tekrar ve tekrar... Hayallerimin her paramparça olduğu an gibi yine babam gelmişti aklıma. Yine kurdum o melun cümleyi: "O olsaydı her şey başka olurdu sanki.".  Bilirdim, o olsaydı yine hayallerim kırılırdı. Yine titrerdim. Soğuk yine içime işlerdi. Olması belki bunları hiç değiştirmezdi. Ama olsaydı gider sarılırdım. "Üşüdüm" derdim, sıkıca sarılırdı. Kim bilir belki de tutup ellerimi, ısıtırdı. Küçükken olduğu gibi... Belki yine yağmur yağardı, yürürdük yağmurda. Sokulurdum iyice, alırdı elimi kendi cebine koyardı eliyle beraber. Kim bilir "O olsaydı..." ...

 

Balkondaydım.

 

Yukarı baktım. Bulutlar bile karanlıktı. Uçak, seni gördüm o karamsar bulutların arasında. Bu yağmura, fırtınaya, karanlığa rağmen yolunu bulmuştun yine de... Benim yapamadığımı yapıyordun işte. Yola devam ediyordun, duraksamadan. Sessizce fısıldadım: "Uçak, hadi bu gece de babama selam söyle..." Sonra içimden devam ettim: "Sadece selamımı söyle... Gördüğün bu halimi değil. Üzüldüğümü değil. Sakın... Üzülür yoksa..."

 

Balkondaydım.

 

Üşümüştüm. Paçalarım ıslanmış, parmaklarım buz kesmişti. Kaçtım... Soğuktan kaloriferin sıcağına, karanlıktan ampulün aydınlığına, yağmurdan evin kuruluğuna kaçtım. Ama elerim bir türlü ısınmadı, içimin titremesi geçmedi, gözümün yaşı dinmedi.

 

Unutmadan, uçak, babama ağladığımı söylemezsin değil mi?

 

13 Eylül 2010 Pazartesi

AĞVA'YA KÜÇÜK BİR YOLCULUK...

Reeldeki ve sosyal paylaşım sitelerindeki arkadaşlarım bilir ki yaklaşık 10 gündür İstanbul'daydım. Ankara'dn kaça kaça İstanbul'a kaçabilmiştim. E ama herkes Bodrum, Belek, Çeşme yaparken bu hiç adil değildi :))))

Cuma günü ben İstanbul'da esen soğuk rüzgarlardan vazgeçip Pazar günü Ankara'ya dönmeyi düşünürken, kuzenim ve ailesinden gelen telefon beni bambaşka bir yere götürdü. Onlar bayram tatilini fırsat bilip Ağva'yı keşfe çıkmışlardı. Pazar günü Ankara'ya döneceklerdi, beni de bir gece misafir edip ertesi gün beraber Ankara'ya dönmeyi teklif ettiler. Ben de atladım gittim :)))

Gittim gitmesine de İstanbul'da bavulu alıp Ağva'ya koşturmak hiç de eğlenceli değildi. Ben elimi kolumu sallayarak minibüse bindiğimde yer verme yarışına giren dolmuş sakinleri, elimde koca bir bavul ve çantayla bindiğimde sanki yer kapmaca oynuyorlardı! Harem'e kadar gelip, Ağva arabalarının Üsküdar'dan kalktığını öğrenip kalktım Bir minibüe daha binip Üsküdar'a gittim. Sonunda bindim arabaya fakat Bir sonraki durak Harem durağı olunca boş yere Üsküdar'a gittiğimi fark ettim... Bavulla cebelleşmelerim de cabası...

Yol tam 3 buçuk saat sürdü. Bu süre içinde Şile de yarım saatlik bir mola verdik. Ama yolun engebeli kısmı ordan sonrasıydı :) Otobüsün önüne "Tekke yolu ile Ağva'ya gider" yazısı yerleştiğinde anlamalıydım bir şeylerin ters gittiğini :))) Tekke yolu araba yarışı oyunundaki parkurlara taş çıkarır cinsten bir yoldu. Ormanın içinden, aslında çok güzel bir manzarayı izleyerek gidiyorsunuz ama dikkatinizi dağıtan yolun virajlardan oluşması :) 10 metrede bir viraj var, bu da demek oluyor ki virajdan başka bir şey yok. Üstelik yol köy yoluna asfalta atılmış gibi daracık bir yol. Şoförümüz  her keskin viraja gireceği zaman kornaya basıyordu ki karşıdan gelen de dikkatli olsun. Yoksa kaza olması işten bile değil.  Ben araba yarışında geçemezdim bu etabı yine şöfor iyi kullanıyor :)))

Yolun sonunda çarşıyı gördüğüm an attım kendimi arabadan, oysa son durakta kuzenim d ebeni bekliyormuş. Neyse nihayetinde bulduk birbirimizi ve otele gittik :)

Villa Pine Garden nehir kıyısından ve sahilden 1 kilometre kadar uzakta, küçük bir butik otel... Etrafında çam ağaçları, bahçesinde şezlongları ve havuzu ile, insanın içini açan bir yer.İnanılmaz ihtimamlı ve güleryüzlü bir hizmet görüyor insan. Toplamda 7 odaları var. Biz 5 kişilik bir grup olduk o gece, bizim dışımızdaki herkes çiftti ve oraya cidden bir çift olarak gitmek gerek... Sessiz, akşam olunca her yerin mumlarla dolduğu, soğuk havalarda odalardaki şöminelerin yandığı, manzaraya karşı jakuzideki rahatlığı düşününce siz de çift gitmenin daha mantıklı olduğunu göreceksiniz :) E tabi 7 odayı arkadaşlarla beraber doldurup, eğlenceli bir haftasonu kaçamağı yapmak da elinizde :)

Oteli fazla mı övdüm acaba? :) Neyse buna siteye bi göz atıp siz karar verin: http://www.villapinegarden.com/ :)

Otele girince akşam yemeğine kadar açlığımı yatıştırmak için koca bir armut yedim :))) Sonrasında Amerika - Litvanya basketbol maçına kadar kuzenimle bisiklet turuna çıktık. O yokuşları hızla inmek iyiydi de, nefesim tıkanarak çıkmak çok zor geldi be... Ama gün batımında bisiklet sürmeyeli çok yıllar olmuş, onu anladım :)

Kan ter içinde kalmıştım otele geldiğimizde. Şezlonga uzanıp biraz dinlendim, sonra doooğru maç izlemeye :) Maçın ikinci yarısında artık yemek vakti gelmişti. Canlı müz<ik eşliğinde ben şarabımı yudumlayıp o lezzetli mezeleri atıştırırken, bi kısmımız da rakı içti.  Şarkılar söyledik, sohbetler ettik. Ta ki Türkiye -  Sırbistan maçı başlayana kadar. Aldık içkileri elimize doğru ekran başına :) E şarkıcı çocuğu susturduk bira ayıp oldu ama napalım :) nanılmaz heyecanlı bi maçtı. Türkiye'nin son 4 saniyedeki performansı ile kazanması keyifleri fazlasıyla yerine getirdi. Gönül rahatlığı ile odalara döndük :)

Sabah uyandığımda uzaklarda sisli bir manzara beni bekliyo,r yağmur yağıyordu. İşte fotoğrafı:





Siz de bu manzaraya uyansanız, içiniz açılmaz mıydı?


Sabah yine mükellef bir sofrada kahvaltımızı yapıp, yola çıktık... Bolu'da küçük bir mola verip Ankara'ya ulaştık. İlk işimiz refereandum için oy vermek oldu...



Ama inanın hepimizin aklı Ağva'da kaldı :)

28 Ağustos 2010 Cumartesi

İŞŞİZ EV KIZI HALLERİ 2 - MUTFAK

Eveeeeet sayın okuyucular :) İşsiz ev kızı hallerinin ikincisiyle karşınızdayız :)

Uzun süredir evde oturmanın verdiği can alıcı sıkıntıyla mutfakta ufak tefek çalışmalara başlamıştım hatırlarsanız.  Kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Malum artık erkekler temizliği falan boş verip iyi yemek yapan kız arıyorlar :)))

Çalışmalara başladım başlamasına ama ruh halim her zaman yemek yapmayı kaldırmıyor. Sadece yemek yapmayı değil, yerimden kalkıp yemek yemeyi bile kaldırmıyor. Fakat iki gündür yine sıkıntı başıma vurmuş olacak ki birer yemek yapıyorum.

Dün çok sevdiğim "Kabak Yemeği" yaptım :) Bol sarımsaklı yoğurtla gayet güzel oldu :) Bugün de "Domates Çorbası" yaptım :) Akşama doğru yanına bir de "Bolonez Soslu Makarna" yaptım mı değmeyin keyfime :)

Yemek yaparken, sofrasıydı salatasıydı, mutfağı toparlayıp temizlemesiydi, onları zaten yapıyorum :/

Günler içinde fark ettiğim şey, yemek yapmanın insanı gerçekten rahatlatıyor olması... Kendi kendinize düşünüyor, bir yandan müzik dinliyor, bir yandan suyla haşır neşir olup sakinleşiyorsunuz. Yaptığınız yemeğin sonucunda bir de takdir görüyor, sıcak bir "Eline sağlık, çok güzel olmuş" alıyorsanız değmeyin keyfinize :)

Başka mutfak maceralarında görüşmek üzere :)

Not: Tarifler için Mutfak Sırları'nın sitesini kullanıyorum :) Daha hiç pişman olmadım. Tavsiye ederim :)

27 Ağustos 2010 Cuma

"AİT"

İnsanlar ne zaman bir yere ait olmadıklarını anlıyor, bilmiyorum. Ben bugün anladım...

Bir yere ait olmadığını ne kadar uzun süre hissederse hissetsin bunu kendine bir türlü itiraf edemiyor insan.  Bu görmezden gelme ani kızgınlıklara, büyük kırgınlıklara ve yapılan bütün fedakarlıkların bir "hiç" olduğunun fark edilmesine neden oluyor. O güne kadar yürüdüğünüz bütün yollar, kendinizi iyi hissettiğiniz bütün mekanlar yabancı... Karşılıklı oturup dertleştiğiniz, gülüp ağladığınız insanlarla sanki hiç tanışmamışsınız. İyiliğe ve güzelliğe olan bütün inancınız yitip gidiyor bir anda. Yaşadığınız hayat boşalıyor, sanki hiç yaşamamışsınız gibi...

Korkuyorsunuz sevmekten... Hele güvenmekten...

Hafızanız silinip gitsin istiyorsunuz ama aksine hatırlamak istemediğiniz bütün güzel anılar bir bir üşüşüyor beyninize. Bir başkasının hatıraları olduğuna inandırıyorsunuz kendinizi, bu şehirde yaşamış, kendini bu şehre ait olduğuna inandırmış birinin hatıraları sayıyorsunuz. Çünkü siz yaşamış olsaydınız sonu bu kadar kötü olmazdı. Bütün iyi anılarınız ihanet etmiş gibi size... Siz onlara yabancı, onlar size...

O yere ait değilsiniz artık... Her ne yaşamış olursanız olun... Ama daha kötüsü hiçbir yere ait değilsiniz...

Ait olmadığınızı anladığınız güne kadar tek bir yere ait olduğunuzu sanıyordunuz. Ve artık o yer yok...

Hazırlıklı olun, artık hiçbir yere ait olmayan bir insansınız. Her gece gökyüzündeki aya bakıp, ait olduğunuz yeri bulmayı ve o yerden onu izlemeyi umacaksınız...

Ait olduğunuz yeri bulmanız, bu yazıyı oradan okuyor olmanız dileğiyle...

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Kitapkolik çekilişi :)

Eğer bi çekiliş ile kitap kazanma şansı elde etmek istiyorsanız, sanıyorum siz de bu yarışmaya katılmalısınız. Yarışma hangisi mi? Elbette Kitapkolik'in düzenlediği şu yarışma :)))


Çekiliş hakkı kazanma şartları:

  • Bu yarışmanın duyurusunu twitter, friendfeed veya facebook profillerinde duyuranlar 1 çekiliş hakkı kazanacaktır.

  • Web sitesinde ya da güncel blogunda yarışmayı tanıtanlar (sitemizin linki tıklanabilir olmalıdır) 5 çekiliş hakkı kazanacaktır.

  • Kendisine ait olmasada forum sitelerinde konu açarak yarışmayı tanıtanlar 2 çekiliş kazanacaktır.

  • Okuduğu kitapları tanıtan özgün yazılar yazan kişilerin yazıları uygun bulunup Kitapkolik.Net te yayınlanması halinde ise 4 çekiliş hakkı kazanacaktır.


E daha ne duruyorsunuz? :)

Kürk Mantolu Madonna - Sabahattin Ali



Okunduğunda sizi hayretler içinde bırakan bir kitap Kürk Mantolu Madonna... Adını çokça duyduğum ama ismimin ben de bambaşka şeyler bıraktığı bu kitabı okuduğumda ne kadar büyük bir yanılgıda olduğumu gördüm.

Sabahattin Ali'nin hiçbir şeyi abartmadan, aksine bambaşka bir sadelikteki anlatımına hayran kalacaksınız. Sanki bunları size bir yazar değil de bir dostunuz, bir arkadaşınız anlatıyormuş gibi... Sizi bir şeye inandırma ihtiyacı duymadan, bütün doğallığıyla bir hikayenin içine alıyor. Kendi kendinize sürekli "Lütfen bitmesin, lütfen..." diyor, bitişini geciktirmek istiyor ama ne yazık ki kitabı elinizden bırakamıyorsunuz.

Bana 1 günden fazla sürede okunması imkansızmış gibi gelen bu kitap size geçmişi düşündürüyor.. Hayır kendi geçmişinizi değil. Babanızın da Raif Efendi gibi eskiden umulmadık şeyler yaşamış bir adam olabiliceğini hissediyorsunuz... Sanki onun defterleri, bir dost tarafından son anda yanmaktan kurtarılamamış gibi...

Her zamanki gibi altı çizili cümlelerimiz burada...

İyi okumalar...

...

Sf. 11 - Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.

Sf. 12 - İnsanlara ne kadar çok muhtaç olursam onlardan kaçmak ihtiyacım da o kadar artıyordu.

Sf. 32 - İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.

Sf. 37 - Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!.. Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz?

Sf. 46 - Söylemek, bir şeyler, birçok şeyler anlatmak istiyorum... Kime?.. Şu koskocaman dünyada benim kadar yapayalnız dolaşan bir insan daha var mı acaba? Kime, ne anlatabilirim?

Sf. 51 - Hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını henüz idrak etmemiştim.

Sf. 67 - Ben gene eskisi gibi dünyadan uzak ve daima tasavvurlarımın ve iç dünyamın bir oyuncağıydım.

Sf. 73 - Zaten küçüklüğümden beri saadeti israf etmekten korkar, bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim...

Sf. 87 - Köprünün kenarına yaslanarak hareketsiz sulara baktım. Yeni başlayan hafif bir yağmur suyun tüylerini diken diken ediyordu.

Sf. 94 - Beni kemiren sadece büyük bir yalnızlık hissiydi ve gene bu yalnızlığın tesiriyle, bana yakın olduğunu anladığım bir insana karşı birçok noktalarda kendimi aldatmaya hazırdım.

Sf. 108 - Bütün isteklerimin en son gayesi belki de ona tamamen, hiç noksansız, bütün maddi ve manevi varlığıyla sahip olmaktı, fakat elde edebildiğimi de kaybetmek korkusuyla, bu gayeye gözlerimi çevirmekten çekiniyor, seyretmekte olduğu ve yakalamak istediği harikulade güzel bir kuşu küçük bir hareketiyle kaçıracağından korkan bir insan gibi atıl kalıyordum.

Sf. 122 - Bir kadının bize her şeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiçbir şey vermiş olmadığını görmek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı bir şey.

Sf. 124 - Muhakkak ki dünyanın en lüzumsuz adamıydım. Hayat beni kaybetmekle hiçbir şey ziyan etmeyecekti. Hiç kimsenin benden bir şey beklediği ve benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu.

Sf. 128 - Bu akşam anladım ki, bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş.

Sf. 138 - Bizim mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu. Bir kadın, trenin penceresinden dışarı bakabilir, bu sırada gözüne bir kömür parçası kaçar, o ehemmiyet vermeden bunu ovuşturur ve bu minimini hadise dünyanın en güzel gözlerinden birini kör edebilirdi. Yahut bir kiremit, hafif bir rüzgarla yerinden oynayarak, devrin gıpta ettiği bir kafayı parçalayabilirdi. Göz mü mühim kömür parçası mı, kiremit mi mühim kafa mı, diye düşünmek nasıl aklımıza gelmiyorsa ve bütün bunları nasıl hiç mütalaa yürütmeden kabule mecbursak, hayatın daha başka türlü birçok cilvelerine de aynı tevekkülle katlanmaya mecburduk.

Sf. 159 - Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır, ben onu kaybettim. İkinci defa oynayamam...

YKY, 38. Baskı, Mayıs 2010, İstanbul

22 Ağustos 2010 Pazar

Ne çok zaman...

Uzun zaman oldu sana "Ben gidiyorum" diyeli sevgili... Çıkarken kapıyı kapattığım tarihi tam olarak hatırlayamayacak kadar uzun bir zaman...




Oyalandım sensizken... Arada dostça ziyaretlerde bulunsam da sana, kaçtım senden... Yanında durmak yaranın kabuğunu kavlattı hep. İnsanların kapılarını çaldım, yerin dolsun diye tutup başkalarını soktum hayatıma. Önem verdim varlıklarına, örttüm yokluğunun üstünü, önemsiz bir sandık gibi...




Gecenin bu karanlığında mutfakta yalnız başıma otururken, "Geleceğim" dediğin için yemekler yapıp saatlerce seni beklediğim gece geldi aklıma. Yemekleri belli aralıklarla ısıtıp durduğum, kurduğum sofra ile mutfak balkonu arasında mekik dokuduğum, her an gelebilirsin diye uyumadığım ve gelmeyeceğini fark ettiğimde aç yattığım gece... Ne kadar acı verdiyse de bunlar, o geceki heyecanımı bile özlüyorum.




Şu anda mutfakta oturuyorum, yine o geceki gibi. Ama ne yolunu gözlediğim biri var, ne de içimde bir heyecan...




Ne çok zaman... Sensiz... Ve de kimsesiz...

19 Ağustos 2010 Perşembe

İşsiz Ev Kızı Halleri 1 - Mutfak

İşsiz ev kızı olduğumdan beri malum bilgisayar karşısında sandalye üzerinde bildiğim bilmediğim bütün yabancı dizileri izlemeye koyuldum. Ama sandalye üstünde oturmak oldukça rahatsız etmeye başlamıştı. Ben de geçenlerde kalktııım canımın çektiği bir şeyi yapmak için mutfağa girdim :) Kakaolu - Vişneli Muffin! :))

Mutfak sırlarının şu tarifini kullanarak tarifi hayata geçirdim :)

Ne yazık ki o kadar çabaladığım tarif en son kısımda yani fırın safhasında başarısızlığa uğradı. Çünkü annemle ben fırının derecesi ve içeride kaç dakika kalması gerektiği konusunda anlaşamadık. Benden deneyimli olan annemi dinlemek muffinlerimin yanmasına neden oldu :( Tariftekinden fazla kakao koymuş olmamsa yandığını farketmemizde hiç yardımcı olmadı :((

Her gün ufak tefek bir şeyler pişirmeye çalışıyorum. Bu yazıyı muffini yaptığım gün yazıp taslaklara kaydetmiştim. Bitirmemi bekliyordu. Ama az önce o kadar güzel ve ilham veren bir film izledim ki, yazıyı tamamlamaya sevk etti beni :) Julie & Julia! :))) Mutlaka izlemesiniz. Gerçek hayattan alınmış olması insanı daha bir cezbediyor :) Sanırım filmle ilgili başka bir yazı yayınlayacağım :)

Biliyorum mutfakta başarısız olabilirim. Başarılı olmak uğruna bir sürü malzemeyi ziyan edebilirim. Ama bunun bile güzel bir tarafı var ;)

17 Ağustos 2010 Salı

Haftada 3 Kitap Projesi - 2. Hafta

Bu hafta okuyacapım kitaplar belli:

  1. Kürk Mantolu Madonna -  Sabahattin Ali

  2. Korkak Yiğitler - Turgay Yılmaz

  3. Son İstanbul - Murathan Mungan


Herkese iyi okumalar :)

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Pinhan ve Bab-ı Esrar

İlk haftamın 3 tane olması gereken 2 kitabımı 2 haftada bitirmenin utancıyla yazıyorum bunları size... Ama inanın hepsi Pinhan'ın suçu... Ahmet Ümit'in Bab-ı Esrar'ını bir günde bitirmeme rağmen Elif Şafak'ın Pinhan'ı beni süründürdü de süründürdü.

Hafta içlerinde düğünler dernekler atlatmış olmam Pinhan'ı bitirmeme engel değildi ama kitabı bir türlü oumak gelmedi içimden. Zorlama ilerliyordu. Tam romanın içindeki karakterlerden birinin öyküsüne  kendimi kaptırdığımda o hikaye orada kesiliveriyor ve bu defa başka bir karakterin hikayesine atlıyordu.  Evet Elif Şafak'ın bu anlaımını severim fakat bir de sanki günümüzde değil de tarhin eski bir akvim yaprağında yaşıyormuşuzcasına sürekli anlamını bilmediğim kelimeler kullanması, anlatımı bilerek ve isteyerek ağırlaştırması bana göre değildi. Bu konuda "Eski Türkçe okumak istesem gider eski kitapları okurum, günümüzde yazılanları değil" mantığının akasındayım. Ben günümüz yazarlarının günümüz Türkçesiyle neler yarattığına bakıyorum. Önemli olan herkes gibi konuşup farklı şeyler anlatmak bence.. Elif Şafak'ı de kitaplarını da seviyorum ama Pinhan beni açmadı diyelim :)

Ahmet Ümit'in Bab-ı Esrar'ına gelinceee :)  Çok güzel bir kitap ama neden se Elif Şafak'ın Aşk'ından aldığım tadı alamadım. Ahmet Ümit Mevlana'yı Şems-i Tebrizi'yi yazmasa da olurmuş sanki :) Bu da diğer kitaplarına yakınsar bi sürükleyiciliğe sahip olsa da onların yerini tutamaz :) Okumaktan pişman olmayacağınız güzel bir kitap :)

Bu arada bu hafta boş durmadım. Kendime yeni kitaplar aldım. Okumam gereken başka 20 kitap olmasına rağmen :)

Sabahattin Ali - Kürk Mantolu Madonna

Kafka - Dönüşüm

Ahmet Ümit - İstanbul Hatırası.

Evet 2. haftaya giriş yapmamıza 1 gün var. Okuyacağım kitaplara karar verir. Pazartesi sizi bilgilendiririm. Hafatnın 3 kitabının neler olacağını şimdi ben de bilmiyorum :)

Görüşmek üzereee :)

8 Ağustos 2010 Pazar

Haftada 3 Kitap Projesi - 1,5. hafta :)

Yok ben bu tembellikle kitap falan okumayı bitiremem haliyle :))

Bitmeyen kitaplar için haftayı uzatıyorum :)

Görüşürüz :)

3 Ağustos 2010 Salı

Haftada 3 Kitap Projesi - 1. Hafta

Sevgili Roman Karakteri ve Biraz Şöyle Biraz Böyle'nin misafiri olarak katıldığım ve devamını getirmeyi çok istediğim bu projede Haftanın Kitabı: Ahmet Ümit - İstanbul Hatırası. Onlar 590 sayfalık bir kitabı üç kitap yerine geçer diyerek okumaya başladılar. Bense evde okumam gereken bir raf kitabın varlığından dolayı Ahmet Ümit'in Bab-ı Esrar'ını ve Elif Şafak'ın Pinhan'ını okumaya karar verdim :) Farkındayım, Üç kitap olması gerek :)

İnsan ilk haftasından başarısız olur mu demeyin :) İş görüşmelerinin ve düğünlerin buluştuğu bir haftaysa olur :)

Neyse hileli başlangıç yapsam da projeye adımımı attım nihayet :)

22 Temmuz 2010 Perşembe

Milena'ya Mektuplar - F. KAFKA

Kafka'nın "Milena'ya Mektuplar"ının okuması nihayet bitti. "Nihayet" diyorum çünkü haftada 1000 sayfa okuma potansiyeline sahip olan ben, kitabı tam 4 ayda bitirdim. Birçoğunuzun aklından "O kadar kötü müydü yahu?" diye geçirdiğinizi hissedebiliyorum. Hayır, kitap çok dolu ve çok güzel bir kitap.

Kafka'nın yazdıklarını okumak her yiğidin harcı değilmiş hissi verdi bana bu kitap. Okuyucunun hatası ise Kafka'nın hakkında bilgi edinecek diğer kitaplarını okumadan onunla bu kitapla tanışmaktı sanırım :)

Kafka farklı bir düşünce dinamiğine sahip. O kadar düşünceyi bir anda verişinden olsa gerek, sık sık durup bir önceki paragrafı ara sözler olmadan okuma gereği duyuyorsunuz. Bir cümle içinde iki hatta bazen üç cümle saklanıyor çünkü. Saklananı mı okusanız, ana cümleyi mi bir türlü karar veremiyorsunuz :)

Mektuplar hayatımda önemli yere sahip olduğundan hele ki yazan bir de Kafka olduğundan rafa uzanıp alıverdim. Ama mektup okumak bir roman okumaktan çok daha zor. Sürekli karşı taraftan gelen mektuplarda yazanlara atıflar var ve siz karşı tarafın mektuplarında yazanları ancak hayal edebiliyorsunuz.

Elbette alyını çizdiğim bende iz bırakan birçok satır var ama şaşkınlıkla çizemediğim bir bu kadar daha vardır :)

Buyrun:

Sf. 37 - "İnsan ancak birazcık olsun neşesini bulduğunda gevezelik eder."

Sf. 37 - ... o karmaşadan hala korkarım; tıpkı çocukların unutma gücünden yoksun bir çocuk gibi.

Sf. 48 -  İnsan, Milena, sizin yüzünüzü avuçları arasına almalı ve dosdoğru gözlerinizin içine bakmalı ki, karşınızdakinin gözlerinde kendinizi görüp o andan itibaren o yazdıklarınızı değil yazmak, düşünemeyecek hale gelesiniz...

Sf. 54 - Evet, benim de mutsuz ettiğim insanlar oldu, ama uzun vadede bana asla sitem etmiyor, sadece sessizliğe gömülüyorlar ve inanıyorum ki içten içe de beni suçlamıyorlar. İnsanlar arasında böyle istisnai bir durumum var.

Sf. 73 - ...uykuya da korkuya daldığım gibi dalsaydım, şu an yaşıyor olmazdım...

Sf. 79 - ... senin, istasyonda vedalaşırkenki yüzünle oturdum. O yüz, ömrümde görmediğim bir doğa olayıydı: bulutlar yüzünden değil, kendi kendine soluklaşan güneş ışığı.

Sf. 85 - Eğer mutluluktan ölünüyorsa, bu benim başıma gelmeli. Ve eğer ölüme yazgılı biri mutluluk sayesinde hayatta kalıyorsa, o zaman hayatta kalacağım.

Sf. 99 - Yine de aslında sevdiğim sadece sen değilsin, daha fazlası; senin aracılığınla bana hediye edilen varlığım.

Sf. 136 -  Bu öyküleri bir tarafa bırakıp bana elini uzatmak ve uzun bir süre öylece kalmak istemez misin?

Sf. 147 -  Ve şimdi Milena, sen de bana sırt çeviriyorsun, uzun sürmez, biliyorum ama bak, insan buna kalbi atmadan uzun süre dayanamaz ve sen sırt çevirdiğin sürece, o kalp nasıl atar?

Sf. 158 - Karanlık evimden çıkıp sana giden bu daracık tünelde ilerlemeyi büyük bir sevinçle denedim ve beni  ben yapan her şeyi yavaş yavaş, bu belki (delilik  hemen ses veriyor: kesin! kesin! kesin!) sana doğru giden, ama birdenbire senin yerine o geçit vermeyen taşa, "Lütfen yola çıkma"ya çarpan bu tünelin içine attım; şimdi, beni ben yapan her şeyle birlikte, hızla kazarak açtığım bu tüneli yavaş yavaş geri yürümek ve doldurup kapatmak zorundayım.

Sf. 163 - -bir akşam, her şeyin mümkün olduğunu, sadece seni kaybetmemin mümkün olmadığını yazmıştın-

Sf. 169 - ...bizzat senhuzur verici- huzursuz edicisin.

Sf. 173 - ... sadece bu dünyada olduğun için bir teşekkür; baştan ona bakıp da senin, içinde bulunabileceğini düşünemezdim.

Sf. 180 - Ara sıra beni deneme isteği duyduğunu yazmışsın. Bu yalnızca şakaydı, öyle değil mi? Lütfen yapma bunu. Tanımak bu kadar güç gerektirirken, kim bilir tanımamak ne kadar güç gerektirir!

Sf. 184 - Mesela Havva elmayı (bazen, ilk günahı diğer her insandan daha iyi anladığıma inanıyorum) sadece hoşuna gittiği için Adem'e göstermek amacıyla koparsaydı da böyle olurdu. Belirleyici olan, elmanın ısırılmasıdır; onunla oynamak belki serbest sayılmaz ama yasak da değildir.

Sf. 187 - ...benden korkup yılma; seni bir ya da bin kez, şu anda ya da her zaman için o anda hayal kırıklığına uğratsam bile...bu sadece sıkışmış bir göğsün sıkışmış nefesi.

Sf.188  - Evet, yalan büyüktü ve ben de bu yalan ortak oldum ama daha kötüsü, bir köşede, kendim için, bir suçsuzluk kanıtı olarak.

Sf. 212 -  Burada "ya-ya da" ikilemi fazla büyük. Ya benimsin ve o zaman her şey iyi, ya da seni kaybederim, o zaman buna kötü bile denemezi hiçbir şey kalmaz ki geriye; kıskançlık, acı, korkaklık, hiçbir şey.

Sf. 220 - İnsan kendi eksikliğine katlanmak zorundadır, her an için; oysa iki kişilik eksikliğe katlanmak zorunda değildir.

Sf. 220 - ...yalnızca özlem gerçek, o abartılamaz.

Sf. 223 - Veda etmiyorum. Pusuda bekleyen yerçekimi beni çekip aşağıya almadığı sürece bu bir veda değil. Ama sen yaşadığına göre, bunu nasıl yapabilir ki.

Sf. 225 - İnsanlarla ilgilinyazdığın şey, Milena, "sevmeye güçleri yok" doğruydu; sen yazarken doğruluğuna inanmamış olsan da. Belki de sevme güçleri yalnızca sevildiklerinde ortaya çıkıyordur.

Sf. 230 - Neden mektubunda ortak bir gelecekten söz ediyorsun Milena, hiçbir zaman olmayacak bir gelecek, yoksa bu yüzden mi bahsediyorsun bundan?

Sf. 242 - "Hayvan, efendisinin elinden kırbacı alır ve kendini kırbaçlamaya başlar, kendisi efendi olmak için; ve bunun yalnızca, efendinin kırbacına atılmış yeni bir düğümün yarattığı bir fantezi olduğunu bilmez."

Sf. 245 - ...yeryüzü sağa dönerse, benim geçmişi telafi etmek için sola dönmem gerekiyor.

Sf. 251 - İnsanlar beni bugüne kadar hiç aldatmadılar ama mektuplar hep yaptı bunu; üstelik başkalarınınkiler değil, kendi yazdıklarım.

Sf. 252  - İnsanların mektup yoluyla birbirleriyle ilişki kurabilecekleri düşüncesi nereden çıkmış ki! Uzaktaki bir insanı düşünebilir ve yakındaki bir insanı elimizle tutabiliriz, geri kalan her şey insan gücünü aşar. Ama mektup yazmak, hayaletlerin önünde soyunmak demektir, ki onlar da aç kurtlar gibi bunu bekler zaten. Yazıya dökülen öpücükler yerine ulaşmaz, hayaletler yolda içip bitirir onları.

Can Yayınları , 2009.

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Uyku Vakti...

Bütün gece döndüm durdum yatağımda...




Bilirsiniz insanların çoğu uykuya dalmadan önce en rahat poziyonu bulur. Kimi yorganı bacaklarının arasına sıkıştırır hayali birinin vücuduna dolanır gibi... Kimi yastığın en soğuk bölgelerine ulaşabilmek için başını koyduğu yastığın altına sokar kollarını... Kimi sağa döner, kimi sola, kimi de sırtüstü yatar uykusunda bile dik ve huzurlu olduğunu göstermek ister gibi... Hepsi en rahat oldukları posizyonda uykuya dalıverirler. Uykuya daldıktan sonrası muamma...




Bütün gece döndüm durdum... Kafamda bir sürü düşünce... sağıma dönüğümde solumda, ne soluma döndüğümde sağımda sırtımdan bana sarılan biri vardı... Nefesi boynumda, terletse bile sesimi çıkartmayacağım biri... Kolum uyuşsa bile ona kıyamadığımdan hareket ettirmeyeceğim biri... Yoktun sevgili...




Gün geldi... Artık sarılıp uyuma vaktidir...




Uykum geldi... Gel de uyuyalım artık sevgili...

Şehnaz Baykuş - 7 Temmuz 2010

27 Haziran 2010 Pazar

DİNDİ...

Deniz kabardı, çalkalandı, dalgalandı. Dalgalar durduğunda, yıkık iskeleler buldum. Kıyıya vuran tahta parçaları ve birkaç parça eşya... Kimbilir deniz neleri yutmuştu da ispat ediyordu kalanları yollayarak...




Dindi yağmur...




Geriye yine yalnızlıklar kaldı. Kuşlar bile sinmişler çatı aralarına, yüksek balkonlara... Su birikintilerinde bazı berrak, bazı bulanık suretlerim, yollarda dallarından ayrılıp asfalttan medet uman ıslak yapraklar ve ben... Yalnızdık... Bir yap-bozun eksik parçaları gibi, bütünden ayrı...




Dindi yağmur...




Geriye sessizlik kaldı... Şehrin ıslak sokaklarında sadece kendi ayak seslerim... İnsanlar evlerine çekilmiş... Yolda saati soracak tek bir kişi yok... Otobüs durağında otobüsün gidip gitmediğini soracak, otobüs geldiğinde ziyaretine gidecek tek bir insan... Çocuklar bile topları ıslanmasın diye çıkmamışlar sokağa oynamak için...




Dindi yağmur...




Umdum ki yüreğimdeki fırtınalar da dinsin... Dinmedi...

Şehnaz Baykuş - 28 Haziran 2010

22 Haziran 2010 Salı

YARIM...

Yıllardır sorulan bir soru vardır hani, şimdi kendime sorduğum: "Gitmek mi daha zor, kalmak mı?"

Ölümü düşündüm yine, ölümümü.. Gidişini sonra, ardından kalışımı...

"Gitsem" dedim...

"Gitmese kalsa.." dedim...

"Gitse?" "Kalırım" dedim...

Düşündüm sevgili.. Gidişinin ardında kalabilmenin nasıl mümkün olacağını düşündüm. Gitmesen kalmaya ne kadar dayanabileceğini... Giden ben iken seni durdurmaya gücümün yetip yetmeyceğini düündüm sonra...

Sustum... Sen gitsen bir ömür susacağımı düşündüm...

Madem gitmeyi bu kadar istiyorsun, git... Ama bil ki her şey yarım...

Bir bebeğin babasının yokluğunu hissedip ansızın ağlaması gibi, bir eşin yanındakinin kıymetii bilmediğini anlaması gibi, bir sevgilinin bir ömür yüreğindeki derin yarayla yaşaması gibi... Yaşamak artık yarım...

Gidişin bencillik demek.. Belki de bugüne kadar hakettiğin en büyük ödül bencil olmak...

Kal diye değil, bil diye...

Madem gitmeyi bu kadar istiyorsun, git... Ama bil ki her şey yarım...

Sen gidince hatırlayacağım bana söylediğin her bir cümleyi... "Rakı bu, extacy değil ki cesaret versin" deyişini mesela :) Bir çok  şeyini özleyeceğim...

Kitapçıdaki kıza kur yapmak için "Yokluğumda çok kitap okundu mu?" diye soracağını söylediğini... Ve anında hatırlayacağım bu cümleyi duyduğumda inceden yüreğime oturan kıskançlığı...

"İçinde kinaye olmayan bir yazı yazmak istiyorum" dediğimde bana dönüp "Baştan belli, barındıracak" demeni sağlayan ince zekanı...

Avlu'yu...

Prenses'i ve Kral'ı...

3 kelimeyi...

En süpersonik'i...

Sen yine seni sev'i....

"İstediğin kadar gidebilirsin. Geldiğinde beni seni beklerken bulacaksın. Ama döndüğünde çok şey kaybetmiş bir adam olacak karşında. İstediğin kadar gidebilirsin ama sensiz her dakika ölen bir adamı belki gelişin bile diriltemez" demiştin... Sahi öyle mi?

YARIM...

Yıllardır sorulan bir soru vardır hani, şimdi kendime sorduğum: "Gitmek mi daha zor, kalmak mı?"

Ölümü düşündüm yine, ölümümü.. Gidişini sonra, ardından kalışımı...

"Gitsem" dedim...

"Gitmese kalsa.." dedim...

"Gitse?" "Kalırım" dedim...

Düşündüm sevgili.. Gidişinin ardında kalabilmenin nasıl mümkün olacağını düşündüm. Gitmesen kalmaya ne kadar dayanabileceğini... Giden ben iken seni durdurmaya gücümün yetip yetmeyceğini düündüm sonra...

Sustum... Sen gitsen bir ömür susacağımı düşündüm...

Madem gitmeyi bu kadar istiyorsun, git... Ama bil ki her şey yarım...

Bir bebeğin babasının yokluğunu hissedip ansızın ağlaması gibi, bir eşin yanındakinin kıymetii bilmediğini anlaması gibi, bir sevgilinin bir ömür yüreğindeki derin yarayla yaşaması gibi... Yaşamak artık yarım...

Gidişin bencillik demek.. Belki de bugüne kadar hakettiğin en büyük ödül bencil olmak...

Kal diye değil, bil diye...

Madem gitmeyi bu kadar istiyorsun, git... Ama bil ki her şey yarım...

Sen gidince hatırlayacağım bana söylediğin her bir cümleyi... "Rakı bu, extacy değil ki cesaret versin" deyişini mesela :) Bir çok  şeyini özleyeceğim...

Kitapçıdaki kıza kur yapmak için "Yokluğumda çok kitap okundu mu?" diye soracağını söylediğini... Ve anında hatırlayacağım bu cümleyi duyduğumda inceden yüreğime oturan kıskançlığı...

"İçinde kinaye olmayan bir yazı yazmak istiyorum" dediğimde bana dönüp "Baştan belli, barındıracak" demeni sağlayan ince zekanı...

Avlu'yu...

Prenses'i ve Kral'ı...

3 kelimeyi...

En süpersonik'i...

Sen yine seni sev'i....

"İstediğin kadar gidebilirsin. Geldiğinde beni seni beklerken bulacaksın. Ama döndüğünde çok şey kaybetmiş bir adam olacak karşında. İstediğin kadar gidebilirsin ama sensiz her dakika ölen bir adamı belki gelişin bile diriltemez" demiştin... Sahi öyle mi?

20 Haziran 2010 Pazar

Babama açık mektup...

Evet bir Babalar Günü'yle daha baş başayız.




12 yıldır köşe bucak kaçarım bugün geldiğinde... Sokakta karşılaştığım el ele yürüyen bütün baba kızlardan saklanırım.. Gözlerimi kapar, kulaklarımı tıkarım. Nereye gidersem gideyim yanımda, aklımda bir sen kalırsın... Babamsın...




Her babalar gününde senden sonra bulduğum şiir defterinin arka sayfasına bir mektup daha yazarım, gidişinin yıldönümlerinde olduğu gibi... Gizli posta kutumuz gibidir şiir defterin... Herkes uyuduktan sonra elime alır, herkesten gizli açarım. Önce bütün şiirlerini tek tek okur, imzanı, el yazını incelerim. Özlemin gitgide ağırlaşmaya başlar omuzlarımda. Ve sonra çevirip arkasını yıllardır sana yazdıklarıma bakarım. Alır elime kalemi kaldığım yerden yazmaya başlarım. Nefes alırken zorlanılan bir yokuşu tırmanmak olunca hayat, kalemi alıp sana yazmak, çok değil birkaç dakika huzur veriyor inan. Yok olman engel olamıyor seninle paylaşmama dertleri.

Bütün mektuplarda anafikir aynıdır aslında... Özlemişimdir, hayat bana her zamanki gibi ağır gelmektedir, seninle hayatın ne kadar güzel olacağını düşünüyorumdur... Evet yine bir Babalar Günü'dür. Evet yine reklam panolarında babalı kızlı resimler, televizyonda babalar günüe özel programlar, mağaza vitrinlerinde babalara alınacak hediyeler vardır...  Evet evet ben yine ağlamışımdır. Bir gün biri bana senin beni gördüğünü söylemiştir ve ben ne kadar inanmasam da "Ya görüyorsa?" şüphesiyle yüzümü silip durmaktayımdır...

Verebileceğim bir hediye yoktur yine sana... Elim kolum  bağlı öylece oturmak en büyük çaresizlik demektir. Hayata karşı çaresiz... Bütün ışıltılarıyla karşımda dururken hayat, gözlerim kamaşmaktadır. Ne kadar gözlerimi kaçırsam da inkar edemem bir türlü, yok sayamam...

Şimdi elimde yine şiir defterin... Gizlice koyacağım yastığımın altına... Uyumasını bekleyip tüm ev halkının satır satır yazmaya başlayacağım sana... Çünkü; yine seni özledim, yine hayat bana ağır gelmeye başladı, yine sen yaşasan her şeyin ne kadar güzel olabileceğini düşünüyorum...

Görüyormuşsun beni sen, bir gün öyle söylemişti biri... Eğer görüyorsan, üzülme olur mu? Mutsuzluklarımın mimarı sen değilsin...  Üzülme, yokluğun yıprattığı kadar güçlendirdi beni... Daha dik duruyorum artık, biliyorum beni yıkacak bir şey yok bu dünyada...

Eğer beni görüyorsan baba, neyse...

Seni seviyorum... Babalar günün kutlu olsun...




Şehnaz Baykuş - 20 Haziran 2010



18 Haziran 2010 Cuma

KAYIP ZAMANLAR 2...

Bir deniz otobüsünde, suyun üzerinde kayıp gidiyorum...

 

Ah ne kadar düşünce çok düşünce var aklımda... Gidenler... Kalanlar... Yitenler...

 

Vücudumu suyun serinliğine kaptırıp, bir anda bilekliğimin artık kolumda olmadığını fark etmek gibi  zaman... Sayısız kere dalıyorum suyun dibine... Gözlerim tuzdan kıpkırmızı olana, nefesim düzensizleşene kadar arıyorum yitirdiklerimi... Yalnız bahaneler buluyorum suyun dibinde. Binbir çeşit yosunu, durmak bilmeyen dalgaları ve yitirdiğimi alıp giden akıntıyı suçluyorum. Oysa biliyorum sıkı bağlanmamış bir bilekliğin gevşeyip sıyrılması bileğimden, onların suçu değil... Kıymet bilmememden... Kaybettikten sonra değerlenmesi benim cahilliğimden...

 

Tutulamıyor işte zaman... Bir türlü... Ne kadar uğraşsak da düğümü bir kere atmanın yeteceğini sanıyoruz. Yetmediğini, bileklik suda kaybolduğunda dönüp denize bakınca anlıyoruz...

 

Tutmalı zamanı... Ama nasıl?

 

Şehnaz Baykuş - 18.06.2010


 

KAYIP ZAMANLAR...

Bazen hayatın bir türlü denk gelmeyen zamanlar bütünü olduğunu düşünüyor musunuz siz de?



Hep birbirine geç kalmakla erken gelmek arasında dolanıp asla tam vaktinde bir arada olamadığınızı hissediyor musunuz?



Ömrünüz beklemekle mi geçiyor yoksa bekletmekle mi?



Bir gün biriyle saatlerinizi buluşma vaktine ayarlayıp, tam da sözleştiğiniz yerde karşılaşmayı başardığınızda  artık hayatlarınız sona erene kadar ayrılmayacağınızı düşünecek kadar umutsuz vaka mısınız?



Klübe hoşgeldiniz! :)



Ben bazen hayatın bir türlü denk gelmeyen zamanlar bütünü olduğunu düşünüyorum. Birini ya erken geldiği için kabul etmiyor ya da geç geldiği için kovuyorum. Birilerinin hayatna dahil olmak istediğimde ya erken gelmiş olduğumu fark edip sonra gelmek için geri dönüyorum ya da geç gelip kendimden utanıyorum. Bazen bu iki eylemi aynı insanda gerçekleştiriyor ve merak ediyorum: Acaba bir gün bir şekilde denk gelecek miyiz?



Bazı cümleler üşüşüyor beynime yüzyıllardır söylenegelen... "Her işte bir hayır vardır" gibi, "Her iyinin içinde bir kötü, her kötünün içinde bir iyi vardır" gibi...



Ah bu cümleler... İnsanın elinden kayıp gidenlerin yasını tutmasına bile izin vermiyor bazen...



Zaman akıp giderken, şanslar da kayıp gidiyor...


Şehnaz Baykuş - 18.06.2010

8 Haziran 2010 Salı

Yürüyorum...

Hiç saatlerce bir menekşenin karşısına geçip ağladın mı? Ona “Gitme!” diye yalvardın mı? Hayatındaki herkesin teker teker yok olduğu hissi sana acı verdi mi? Boğazına düğümlenen kelimeleri haykıramamanın çaresizliğini hissettin mi? Koca bir karanlıkta kaybolduğun oldu mu? Yersiz, yurtsuz, yolsuz... Karanlığın seni nereye götürdüğünü bilmeden yürüdüğün oldu mu?

Yürüyorum...

Ne boğazımdaki düğüm çözülüyor, ne de bir nehre vurulan kilidi kırmış gibi akan göz yaşlarım diniyor...

Yürüyorum...

Koca bir okyanusum ben ve içimde anlamsız fırtınalar kopuyor! Gemiler batıyor yüreğimin derinliklerine, acı veriyor...

Yürüyorum...

Çoğu zamanki gibi kim olduğumu bilmez, kendimi anlatacak cümleler kuramaz halde yürüyorum. Konuşmaya bile dermanım olmadan...

Yürüyorum...

Arada bir, birkaç köpek uluyor uzaklarda. Sonra onlar gibi olabilmeyi diliyorum! Bir parça kuru ekmeğe şükredebilmeyi, güneş tenimi ısıtırken bir çimenlikte uyuyakalmayı ve öldüğümde kimseye acı vermemeyi diliyorum...

Yürüyorum...

Kırılan hayallerimi berrak bir suyun dibinde uzaktan izleyerek, yenilerini kurabilmek dileğiyle...

Yürüyorum...

Küçük, kahverengi bir kelebek süzülüyor yanı başımdan. Deredeki taşların üzerinde zıplayan bir çocuk gibi sekerek havada uzaklaşıyor. Başka zaman görsem yüzümde bir gülümseme oluşturacak olan bu küçük kelebek beni mutlu etmiyor... Gözlerimde birer damla yaş, onun ömrünün sadece bir gün olduğunu düşünüyorum...

Ve... yürüyorum...

7 Haziran 2010 Pazartesi

Gittin...

Gittin...






Bir zaman yastığına gömdüm başımı

Teninin kokusunu çektim içime

Önce kokun gitti yastığından

Sonra da yastığın, kokunu salan...






Gittin...






Kıyafetlerine sarılarak uyudum her gece

Hayaline daldım saatlerce, günlerce

Önce sen gittin evlerden odalardan

Sonra da kıyafetlerin, seni saran...






Gittin...






Duvardaki anılarında aradım seni çoğu zaman

Fotoğraflarda kalanlardı anlam taşıyan

Önce anıların gitti duvarlardan

Sonra da fotoğrafların, seni yaşatan...






Gittin...






Önce sen gittin yanına umutlarımı alarak

Sonra da beni götürdün, benden çalarak...



Şehnaz Baykuş

3 Haziran 2010 Perşembe

Eşyalar...


"Kaldırıp atmak da, mülk edinmeye çalışmak da kendilerini eşyaların sahibi zannedenlere mahsustur. Oysa sahipleri değil, sadece hikayeleri vardır eşyaların. Ve zaman zaman bu hikayeler, onlara bulaşan bu insanlara sahip olur..."



İlkokuldan kalma küçük kalemlerimi saklarken hala, evimi yuvamı bırakıp gitmek de neyin nesi?

Taşınıyorduk... Kiracısı olduğumuz evden ayrılıp yeni satın almış olduğumuz o büyük evimize taşınıyorduk. Hem o evde kendime ait bir odam da olacaktı. Ama mutlu değildim, olamıyordum. Yeni eve geldiğimizde oturup saatlerce ağladım. Benim derdim başkaydı; o evin duvarlarında babam vardı. Attığımız eski koltuklarda anılarım, eskimiş halımızda çocukluğum vardı. Fakat yeni evimizde hiçbirini göremeyecektim artık...

Babamla ne çok hatıralarım vardı yaşadığım... Sabahları kahvaltı masasındaki hali hala gözümün önünde. Uykusundan uyandırırken oynadığımız oyunların hepsi aklımda. Orada bir ev vardı ve evin içinde babam... Babam hala o evin duvarlarında, sanki çağırsam gelecekmiş gibi yaşıyor, biliyorum...

Hayatımı temel yapıp üzerine anılardan, yaşanmışlıklardan koca bir bina dikmiştim. Kimsenin bilmediği sırlarımı öğrenmişti eşyalarım. Ağladığıma, dertlendiğime tanık olmuşlardı hepsi... Ama bir gün içinde yitip gitmişlerdi işte...

Bir dilleri olsa da konuşsalar keşke... Neler anlatırdı o eşyalar bize? Sorsaydım duvarlara "Babam nerede?" o zaman tek tek canlanırdı anılar, serilirdi gözlerimin önüne...

Bir de fotoğraflar var tabi hayatımıza anlam veren. Bakınca geçmişteki güzellikleri getirir insanın aklıma. Gülümseriz her seferinde...  Hiç yaşlanmayacak bedenlerimizle, en çocuksu hallerimizle var oluruz onların içinde...Eşyalar kendimizi göremediğimiz aynalar bence. Fotoğraflar gibi onlar da yansıtırlar bizi...

Eşyalar... Eşyalara tohumlar ektiğimiz topraklar diyebiliriz aslında. Anılarımızı ekeriz tek tek, özenle... Henüz filizlenmemiş olsalar da toprağın içinde yavaş yavaş büyüdüğünü, her geçen gün daha çok anlam kazanıp değerlendiğini biliriz... Ürürnlerimizi toplar, anılarımızı biriktiririz odalarda...

Yaşayan varlıklardır eşyalar... Gören duyan, hisseden ama susan... Yaşamlarımızı saklayan... Dönüp geriye baktığımızda ilk aklımıza gelen...

Şehnaz Baykuş - 7 Kasım 2003

1 Haziran 2010 Salı

The End

Her şeyin sonuna geliyoruz yavaş yavaş...

Mutlu bir son bekliyoruz....

"Bir son gelecekse bari mutlu bi son olsun" diyoruz...

Umut içimizde...

Umut geleceğe dair...

Gelecek belirsiz...

Bütün bu belirsizlik içinde umut etmek git gide zorlaşıyor...

Bekliyoruz...

Susuyor, sabrediyor, hala umut ediyoruz...

31 Mayıs 2010 Pazartesi

"mim" :)

Efendiiiimmmm :) uzun bir aradan sonra "İz Bırakan Kitap Cümleleri" etiketine yazacak bir şeyimiz çıktı :) Sevgili Roman Karakteri (ki aldığı bu ismi çok seviyorum :)) önce yeni blogumuzu tebrik etmiiiş sonra da bizi mimlemiiiş :) Eeeeee mimin konusu "kitaplar" olunca da hemen bu etiket altında soruları cevaplayalım :)

1.Şu an okumakta olduğunuz kitap ve kısaca konusu?



Şu anda "MİLENA'YA MEKTUPLAR"ı okuyorum. Kafka'nın aşkı Milena'ya yazdığı mektuplardan oluşan bir kitap bu... Şu anda Milena evli.. Gerisini okuyup görücez :)



2.En son aldığınız kitap?



En son birçok kitap birden aldım. Ama sanırım Cem Mumcu'nun Binbir İnsan Masalları serisinin 5. kitabı olan "Hayat Gerçeğe Perde"yi aldım...



3.Şimdiye kadar aldığınız kitaplar içinde en sevdiğiniz?



İşte bu çok zor bi soru.. Okuduğum bir sürü kitabın içinde en çok hangisini seviyorum bilmiyorum.. Ama Küçük Prens hep benim yüreğime dokunmuştur ve bir de Ahmet Altan'ın Kristal Denizaltı'sı...



4.Bir türlü bitiremediğiniz ,bitirseniz de sizi illallah ettiren kitaplar?



Eveeeet hemen listemizin o kısmını da açıklayalım. Normalde hiç kitap yarıda bırakmamıştım bu seneye kadar.. Ne kadar illet olursa olsun hep sonuna kadar okumuşumdur. Ama artık bu sene biraz da vakit darlığından olsa gerek, çile çekerek okuduğum kitapları yarım bırakma kararı aldım. Mesela Nermin Bezmen'in "Bizim Gizli Bahçemizden", İskender Pala'nın "Katre-i Matem", Orhan Pamuk'un "Masumiyet Müzesi" kitaplarını başladığım halde bitiremedim.




5.Bundan önce okuduğunuz kitap?



Resimden de anlaşıldığı üzere, Charles Bukowski'nin "Kadınlar"ını okudum... Okuduğum ilk kitabıydı.



6.Elinizdeki kitap bitince okumayı düşündüğünüz kitap?



Milena'ya Mektuplar'ı bitirince Gabriel Garcia Marquez'in "Yüzyıllık Yalnızlık" kitabını okumayı düşünüyorum.




7.En sevdiğiniz türk ve yabancı yazar?


En sevdiğin Türk yazar birden çok sanırım. Ama Elif Şafak, Ahmet Altan, Cezmi Ersöz, Cem Mumcu, Murathan Mungan ve Can Dündar favorilerimdendir.



8.En sevdiğiniz ve nefret ettiğiniz roman karakteri?


Açıkçası hiç öyle bir şey düşünmedim bugüne kadar ama Murathan Mungan'ın "Yüksek Topuklar" kitabındaki kadın karakteri çok sevmiştim. Bu sırada hakkaten nasıl mükemmel bir kitaptı o.. Adam kadın ruhunu, beynini, bir kadından çok daha iyi anlatmıştı... Sanırım Masumiyet Müzesi'nin erkek karakteri olan Kemal beni oldukça sinir etmişti...



9. Sence "bir kitap okudum hayatım değişti" diyebilmem için hangi kitabı okumalıyım ?


Cidden kazık yerden sormuşsun ama... Bi kitap okumakla kimsenin hayatının değişeceğini sanmıyorum... En azından benim hayatımı değiştiren bi kitap olmadı bugüne kadar..



10. Ne tür kitaplar okuyorsunuz?


Her tür kitaba dadanmışlığım var ama daha çok içinde hikaye olan şeyler okuyorum.. Romanlar ya da kısa öyküler gibi... İçinde hikaye olan her şeyi kolayca okuyabiliyorum...



11.Okuduğunuz kitapların seçiminde etkili olan nedir?


Açıkçası bir çok şey etkili olabiliyor.. Bazen beni bir kitabın adı cezbediyor, bazen hakkındaki duyumlar, bazen de ruh halime uygun olduğunu düşündürmesi...



12.Kitaplığınızda kaç kitabınız var?


Hımmm bilgisayardan kafamı kaldırıp da şöyle bir bakayım.... 200 tane saydım şimdi göz ucuyla, Yaklaış 220 tane falan olsa gerek... Bir sürü de kaybolan kitabım var :(



Eveeeeet geldik bir "mim"in sonuna :) Benim ilk "mim"imdi çok heyecanlandım :) Umarım okuyanlar da zevk almış, mim sahibinin d eişine yaramıştır :)


Giderse?

Hayatınızın en önemli parçalarından biri haline gelmişse ve bir zaman sonra asla yanınızda, yakınızda olmayacaksa bir insan, ne hissedersiniz?

Annem "Göreceğiz" dedi, "Gidenler sonra neye dönüşüyor göreceğiz." O bu cümleyi sarfettiğinden beri düşünüyorum. Sahi neler değişecek?

Bir kere yürüdüğü yollar değişecek, oturduğu ev, evinin penceresindeki manzara değişsecek. Bindiği otobüslerin numaraları, otobüs beklediği duraklar değişecek... Başka? "Yanıma gel" dediğinde yarım saat sonra yanında olmaları değişecek... Mutsuzken seni mutlu edecek şey olması değişecek... O an yanında olmadığını düşünmek ayrı bir mutsuzluk kaynağı olacak belki...

Bazen birileri gider... Hayatınızdan uzaklaşır. Sevinçlerinizden, acılarınızdan, olağan hallerinizden, sizden uzaklaşır...

Üzülmeyin, birileri her zaman, herkesin hayatından gider...

27 Mayıs 2010 Perşembe

Bekledim...

Bekledim... Gelmedin...



"Gelmeyeceğim. Lütfen bekleme." demene rağmen bekledim... İçimdeki umudu söndürmedim...



Ben bütün zamanlarımız boyunca senin sevgine kendi sevgimden daha çok güvenmiştim. Ama sen gidebildin... Beni bırakıp tek başıma... Gidebildin... Sensizdim... Yalnızdım... Mutsuzdum...



Gelmedin...



Telefonun başında çaresiz bekliyorum şimdi. Şarkıdaki gibi; "Bekliyorum ama çalmayacak biliyorum. Yüreğim diyor ki, boşuna bekleme, aramaz gururundan seni çok sevse de..."



Yine de bekliyorum. Senin çok sevdiğin bir dostuna söylediğin gibi "Ben yine de seviyorum." Sen dönmesen de, sen beni istemesen de... İnsan Severken nasıl engel olabilir ki kendine?



Ve kulağımda hep aynı şarkı:



"Dön...

Nasıl kimle nerdeysen...

Dön...

Beni biraz sevdiysen...

Dön...

Yüreğimde hasret,

Çaresiz kaldı..."

11 Mayıs 2010 Salı

Mutsuz bi gün...




Dün gece seni gördüm rüyamda...
Gidişini gördüm, apansız, ansız... Sonra geçen yılları, çektiğim acıları, seni arayışımı gördüm.





Buldum seni! Onca yıldan sonra buldum. Ne saçında bir aşk vardı fazladan, ne de yüzünde bir kırışık…

Ağlamaklı oldum, sustum. "Niye?" diye dökülüverdi ağzımdan sözcükler : "Niye gittin?" Doldu gözlerin, sustun. Sonra “Gitmeliydim“ dedin, "Mecburdum". Öyle ya, mecburdun. Arkanda bırakırken beni, yanımda kalmaya mecbur değildin, ama gitmeye mecburdun işte. Mecburdun bana yokluğu yaşatmaya! Mecburdun hüzün dolu saatlerde beni ağlatmaya! Mecburdun…

Bulmuştum ya seni, önemli değildi çektiklerim… Önemli değildi seni bulduktan sonra…"Gel" dedim, sustun. "N’olur gel!" dedim, doldu kahverengi gözlerin. Ve yaşlar yanaklarından süzülürken anladım gelmeyeceğini... Nasıl döküldü dudaklarından o üç hece : "Ge-le-mem" ?

Bırakacak mıydım seni? O kadar yıldan sonra doya doya sarılamadan, hasretimi gideremeden, bırakıp gidecek miydim yani?

Son kez sarıldım sana. Ağladım , ağladım, ağladım…

Gözümde yaşlarla uyandım sonra! Sen "Gelemem" demiştin bana, "Gelemem" demiştin son defa…

Küçücüktüm sen beni bırakıp gittiğinde… Masal anlatılacak çağlarımdaydım. Ve sen o kadar küçük olmama rağmen belki de beni en iyi tanıyandın. Her halimle saftım senin yanında... Çoğu zaman komiktim, belki de  aptalca konuşuyordum ama bendim, senin kızındım işte..

Bir çok halime tanık olamadın... Saçlarımın upuzun olduğuna mesela, boyumun senin kadar olmasına ve hatta artık genç bir kadın oluşuma… Ama ben aslında hala o saf ve komik olan kızım. Zaman hiç geçmişe doğru akmıyor ve ne yazık ki benim o komik hallerim  de daha az ortaya çıkıyor. Saklanıyor artık kalbimin çocuk yanı…

Yazık… Etrafımda  yıllarımı tükettiğim o kadar insan varken, beni gerçekten tanıyanlar bir elin parmak sayısını geçmiyor. Yani bu  kadar insan tek bir tek sen etmiyor..

Küçücüktüm beni bırakıp gittiğinde ve ben hep küçücük kaldım ardınca…

Bana bir masal anlat baba... Masal dinleyesim var…

Başımı dizine koyup uyumak istiyorum doya ,doya.. küçükken olduğu gibi kalbinin atışını dinlerken ‘’Acaba benimki de böyle mi atıyor?’’ diye düşünmek istiyorum…

Saatlerce yürümek istiyorum seninle. Her adımını seninkine göre ayarlamak, aynı anda sağ atmaya çalışmak, sana ayak uydurmak istiyorum...

Sesini duymak istiyorum ben! Gözlerini görmek, ellerini tutmak, kucağında uyumak... Yeniden harçlık almak istiyorum senden...

Bana bir masal anlat baba… Masal dinleyesim var...



Ben masal dinlemek istiyorum sen uyuyorsun bana.. şimdi oturup yıldızlara bakıyorum ve masallar anlatıyorum sana… Ama sen uyuyorsun baba…



Hadi uyan baba
Sabah olmadan çık balığa
Oltan hasret kaldı sana
Çaparin paslanacak dura dura
Hem tam balığa çıkılacak hava
Hadi uyan baba…


Hadi uyan baba
Tıraş takımların banyoda
Aynanın önünde durmakta
Hepsi bıraktığın yerde
Uzamıştır sakalların, tıraş olsana
Hadi uyan baba…


Hadi uyan baba
Bak palton eskidi dolapta
Güz geldi geçti, kış kapıda
Paltonu giy baba, hastalanma
Bu soğuk havada, ayazda
Hadi uyan baba...

Hadi baba uyansana…
Uyansana baba…
Üzerinde yeşiller var,
Sen yeşili sevmezsinki baba?


Baba!
Sıkılırsın orada...
Sıkılırsın dört daracık duvar arasında

Baba hadi uyansana!
Uyan baba! Uyansana!
Uyansana…





Masal anlatılacak çağlarımdaydım sana bu şiiri yazdığımda… O çağlardan bu yana masal dinlemek istiyorum ben…

Bana masal anlat baba..

Masal dinleyesim var…

Kızın...




Dip Not: Evet bugün Anneler Günü... Ve aynı zamanda senin  ölüm yıl dönümün baba... 9 Mayıs... Sensiz geçen 12 yılın ardından kocaman bir kızım artık... Ama küçük, saf ve komik kızın hala burada baba.. Ve inan seni çok özledi… SENİ ÇOK SEVİYORUM BABA!

9 Mayıs 2010 - Şehnaz Baykuş

spor merkezi maceraları vol.5

Uzuuuuuuun zamandır spor merkezi maceralarımı yazmadığımın farkındayım, çünkü uzuuuuuuuun zamandır doğru dürüst gitmiyordum :)

Vizeler araya girince biraz da "Ders çalışmam lazım!" diyip ama çalışmadan, her şeyi son güne bırakarak spor merkezine yaklaşık 3 hafta gitmedim. Taa ki geçen haftaya kadar...

Geçen hafta büyük bir şevkle spor merkezine gittim. TAE-BO dersini kaçırmıştım millet yumruk sallarken havaya "Acaba dersin ortasından dalsam mı ben de?" dedim ve daldım da.. ama baktım tempolarına yetişemiyorum, "Yok canıııım ben zaten fitness yapacaktım" diye sıvıştım kaşla göz arasında :))
Fitness salonuna geçtim. İlk yapmam gereken 20 dk bisiklet sürmek... Zaten bana bu programı hazırlayan eğitmeni bi yakarlarsam sorcam ona... Başladım bisiklete, ama ı ıh.. Gitmiyo. Sanki bu bacaklar benim değil, hafiften uyuşuyolar falan.. sadece 3 buçuk dakika sabredebildim. 20 dk'yı seviyemi artırarak tamamlayan ben gitti, yerine eziiik biri geldi sanki :( İndim bisikletten, soyunma odasına gittim, üstümü değiştirdim çıktım.. Bi yandan yürüyorum bi yandan küfrediyorum kendime. "E be gerizekalı, bari diğer ekipmanla bişiler yapsaydın" :( (Ekipman dedim İrem Özer duy sesimi :)))) ) Sonra utandım kendimden işte... Eve gittim :(



3 gün önce tekrar gittim. Haftasonu çalıştığım işten ayrıldığım için pazar günüm boşalmıştı, ohh misss.. Dünya varmış be :) Gündüz spora gitmek açıyo insanın içini :) Gittim fitnessa, oturdum bisiklete yine geçen seferki gibi... Bu defa nası kolay nası kolay.. Allah allah bi gariplik var :/ Normalde hızım 14-16 arasında gider bu defa 16-19 arası ve de hiç yorulmadan.. Bi 20 dk daha sürebilirdim yani :)))) Neyse indim bütün hareketleri yaptım, benim eğitmenim (bireysel değil tabi ama genç bi çocuk, bireysel sayılır.. pek bi peşimde) bütün bu zaman boyunca benimle sohbet etti, yardımcı oldu, streching zımbırtısında sıkılıyo insan tek başına, benimle beraber yaptı falan :)



Benim programımın saçmalığını anlattım eğitmene.. "Neden bisikletle başlıyorum? Neden bu kadar çok bacak hareketi var?" Değiştirdik biraz programı, bisiklet yerine koşu bandı koyduk. Dumbell hareketlerini biraz değiştirdik. Ve mızmızlanmadan programımı uyguladım. :)

Dün gittiğimdeyse, sanıyorum zemin katın altındaki soyunma odaları kapalı olduğundan spor merkezinin kapısından çevrildim.Sanıyorum dün yağan yağmurlar su basmasına sebep oldu :))))

Haftada 3 gün kesin gidicem artık :) Artık bi düzene oturtalım di mi? :)

21 Nisan 2010 - Şehnaz Baykuş

aşk?

Alacakaranlık, Yeniay, Tutulma, Şafak Vakti - Stephenie Meyer



Alacakaranlık, Yeniay, Tutulma, Şafak Vakti serisini nihayet okudum. Gerçekten de okunası kitaplar olduğunu gördüm. Ne yazık ki bu defa altını çizdiğim yerler yok. Birçok romanı okurkenki gibi bu seride de çizemedim. "Sürükleyici kitap" diye bir şey var ya hani, gerçekten var :) Ben bazı kitaplarda sürükleniyorum, elimdeki kalemi saatlerce tutup, tek satırı bile çizmeden kitabı bitiriyorum.




Tüm seriyi okumam tam bir hafta sürdü. Sürekli okudum. Yemek yerken, dolmuşta, öğle arasında ve en çok da  uykularımdan feragat ederek... "Çerez kitaplar"ı da bu hızla okurum, tek kelime bile çizmem ama sonra konusunu dahi hatırlamayabilirim. Kısacası iz bırakmazlar. Ama Alacakaranlık serisi bu kitaplardan gibi değildi. Tek kelimesi çizilmedi ama dört kitap birden iz bıraktı bende...

Okurken gözlerimin dolduğu ya da kahkahalar atığım anlar oldu. Bitirdikten sonra 2 filmini de tekrar izledim ve filmin neden bende kitapar kadar iz bırakmadığını anlamaya çalıştım. Ve sonunda keşfettim. Serinin ikinci filmi bana ilk filminden daha kötü gelmişti. Oysa serinin ikinci kitabı Yeniay'da birinci kitaptan etkilendiğimden çok daha fazla etkilendim. Kitapta Bella'nın ayrılık acısını yüreğinde hissediyor insan. Bir taş gibi oturuyor insanın yüreğine Edward'ın ayrılık anı...Filmde ise çabucak geçiveriyor sahneler... Film bu acıyı tam olarak algılamayacak kadar kısa sürüyor. ( Otobüs'te okudum ayrılık anını, otobüste ağladım :)



Ne diyeyim daha, okuyun... Hem aşk var var hem aksiyon... Roman seviyorsanız, bu seriyi de seveceksiniz...


İyi okumalar ;)

17 Nisan 2010 - Şehnaz Baykuş



Nereye kadar?



Nereye kadar gidebilirsiniz sevdiğiniz için? Kaç kıtayı aşabilirsiniz, kaç şehri onunla veya onun için fethedebilir, kaç kere onun olduğu yere perişan olma riskine rağmen gidersiniz?



Ne kadar değiştirebilrsiniz kendinizi sevdiğiniz için? Onu hayranlıkla izlerken onun size hayran olmayışına nereye kadar sabredebilirsiniz? "Sabretmek" yanlış kelime aslında, kaçınız onun size hayran olmayışını umursamazsınız? Aşkın egolarınızı, kendinizi beğenmişliklerinizi, gururunuzu ezip geçmesine nereye kadar izin verirsiniz? İzin verir misiniz?



Ne için "Ben ona resmen aşığım" dersiniz? Varoluşu mudur sizi ona bağlayan, "sizin" olma ihtimali mi? Yoksa onsuz oluşunuz mudur sizi ona çeken? Varlığıysa sizi kaç gün kaç zaman tatmin eder? Peki yokluğuysa ne zaman sıkıcı olmaya başlar? Umut dediğiniz nerede tükenir ki? Bugün var olup yarın terk edecekse sizi, siz deli divane olan, kaç gün kaç gece uykusuz kalabilir, kaç gün ona hasret olmaktan vazgeçmezsiniz? Yoksa hasret dediğiniz de küçük bir zevk midir sizi ayakta tutan?



Biliyorum ki sevdiğinin peşinden gidenler var... Sevdiği için yerini, yurdunu,evini barkını, arkadaşlarını, yürüdüğü yolları, gördüğü manzaları, bindiği otobüsleri, otobüs beklediği durakları değiştirenler var... Biliyorum bir ömür gidenin ardından ağlayan, ağlaması dinice acısıyla baş başa kalan, hasreti hiç dinmeyenler var... Biliyorum ki sevdiğinin yanında, sevdiğinin gözlerine bakarken yok olanlar, görünmez olanlar var...



Peki siz kimsiniz? Bu soruların kaçına doğru cevap verip de kendinizle yüzleştiniz? Kaç cevap size bazı aşklarınızın aslında gönül eğlencesi olduğunu, hala unutamadığınız o tek gecelik ilişkinin meğer aşk olduğunu söyledi?



Sahi söylesenize... Siz bu sorulardan kaçı, bu cevaplardan kaçısınız?

18 Nisan 2010 - Şehnaz Baykuş

merhaba :)

Uzun zaman oldu di mi? Biliyorum... Kafamı toparlayamadığım zamanların sonuna geldim ama sevgili casilo's way okuyucuları :) Resmi ralamlara göre 43 kişisiniz bu yazıyı okuyacak :) Ama biliyorum, gizliden gizliye takip edenler de var :) Ha "Neyse sonra okurum" diyip blog güncellemelerinde, okumayıp geçecek olanlar da var onu da biliyorum ama bilmiyormuş gibi davranmak daha güzel :)
Benim kafam karışıktı. Baharın da kafası karışmış sanırım :S Geldi ama naz yapıyor Ankaralılara... "Bak kızdırma beni hemen terkederim seni" diyor. Arada küsüyor, bulutların arkasına saklanıyor... Valla ne yalan söylüyorum biz de kendimizi bırakamıyoruz öyle, kaçacak diye :) Hazırlandık her sabah onu görecekmiş gibi gibiyiniyoruz gardobun karşısında dakikalar harcayarak.. Ama o kadar süslenip göremediğimiz oluyor... Üşüyoruz yokluğunda ;)

2007'de çektiğim bir fotoğraf yukarıda gördüğünüz ... Gölbaşı'a pikniğe gittiğimizde çok güzel bi gün geçirmiştik... Az önce öğle yemeğinden gelirken kafamı kaldırıp gökyüzüne bakınca o günü hatırladım.. :)

Güzeldi...

Huzurlu bir gündü en azından.. Baksanıza gülümsememe:

Valla şu an yine oradaki gibi huzurlu olmak istiyorum ne yalan söyleyeyim :) Umarım keyfiniz yerindedir... Söz daha çok yazıcam bloglara... Tam bir blogger olacağım, en samimisinden :)



Okuduğunuz için teşekkürler.. Sizi seviyorum :)

15 Nisan 2010 - Şehnaz Baykuş

Ders çalışmak lazım :(


Bu görseli çok uzun zamandır kullanmak istemiştim.. Kullananı da çoktur zaten :) "Ders" yazıverince google amcaya ilk bunu gösteriyor :)



Aynı bu minik gibiyim işte haftalardır.. Sadece ders için değil hayatımın her alanında... İş, okul, spor... Üstüme çöken tembelliğin haddi hesabı yok. İşin garip tarafı kendimi sürekli yorgun hissediyorum.. Spor yaparken ayrı, işteyken ayrı, okul ve evdeyken ayrı yorgun... Haliyle yaptığım hiçbir işi gerçekten verimli yapamıyorum.. En çok söylediğim cümle "Ömrüm tükendi offff" oldu :)))



Bu hafta vize haftam.. Sürüne sürüne milli kütüphaneye gittim bugün.. Ama 3 saatin ne kadarı verimliydi onu bilemem.. yarın sabah erken gitmeyi planlıyorum.. Amacımda başarılı olursam kendimi ödüllendiricem :) Alışveriş yapıcam azcık :)))) Valla aazcık yahu :)

Şimdiiiii çalışılması gereken sınavlar varken ben oturmuşum niye bunları yazıyorum? Çünkü içime dert oldu, "Ne zamandır yazamıyorum bloglara" diye :( Hem belki olur ya aranızdan bikaçı bana "Hımmm sen hala burda mısın?! Çok ayıp! Kalk ya yat ya da ders çalış" gibi anne telkininde bulunur... Ben de gaza gelsem :))



Nerdeeeee? İşiniz gücünüz, okuyalım, yazalım, çiziktirelim, geyik yapalım :))))))) Üstelik sevgili arkadaşlarımdan biri de sabahtan beri "Çayır çimen olsa, yatsak yuvarlansak, ohh güneş vursa..." falan dio.. Yapılır mı be vize haftasındaki insana? :((



Offff gidim de yatim bari... Hadi görüşürüz :)

5 Nisan 2010 - Şehnaz Baykuş

Eylül- Haziran

Hayat ayrılıktan ibaret sanki... Ve "Seni Seviyorum" demek, ilk söylendiğinde bambaşka...

Hayat ya Eylül ya da Haziran... Ortası yok ki... Ya çok mutlu insan, ya çok mutsuz...

Eylül'ü yaşıyorum şimdi iliklerime kadar... Ayrılığın rüzgarı öyle bir esti ki... Savurdu iki yana sevenleri. Buz gibi esti. Her şey bitti, her şeyi silip süpürdü rüzgar...

Masamın üzerinde bir resim... Simsiyah bir ağaç, ağaçtan güç alan bir kız ve rengarenk bir gökyüzü... Gözü ufukta bekliyor şimdi gideni... Esiyor ayrılığın rüzgarı, kulağındaysa rüzgarın hüzün dolu sesi...

Hayat ayrılıktan ibaret sanki... Ve "Seni Seviyorum" demek, ilk söylendiğinde bambaşka...

Hayat ya Eylül ya da Haziran... Ortası yok ki... Ya çok gülüyor insan, ya çok ağlıyor...

Haziran'ı da yaşayacağım belki dolu dolu... Güneşin sıcağı kanımda dolaşacak tüm vücudumu... Sevinçler silecek bir anda kederleri... Belki...

Ama ben Eylül'ü yaşıyorum şimdi... Gözüm ufukta bekliyorum gideni... Geleceksin değil mi?

Yara İzleri

Hiçbi zaman narin bi kız çocuğu olamadım. Hani vardır ya, aman yere düşücem diye zıplamalı oyunlar oynamaz, yere düştüğü zaman acıdığı için değil de kanadığı için ağlar...



Vücudumun her yerinde çocukluktan gençlikten, kazık kadarlıktan kalma yara izi var... İçim de dışım gibi belki... Ya da dışım da içim gibi... Bilmiyorum... Ama bildiğim bişi var ki üzerimde de sırıtıyor bu narin havalar...


3 gün önce elim yandı, bu defa izi kalmasın diye gözüm gibi baktım o yaraya... Yaramaz olmayayım dedim. Bi iğne batırıp çıkarmayayım içindeki suyu... İzi kalmasın bu defa dedim... Olmadı... Demin duup dururken fark ettim ki patlayıvermiş, üstü soyulmuş... İzi kalacak yine... Bir sürü yara izine bir tane daha eklenecek...



Demin durup dururken fark ettim ki patlayıvermiş, üstü soyulmuş... İzi kalacak yine... Bir sürü yara izine bir tane daha eklenecek... Sertleştiriyor insanın derisini de yüreğini de... "Ne oldu ha?" diye isyan ediyor insan... "O kadar çabaladım, sakındım, emek verdim. Ne oldu?"



Cevabı yok...

26 Mart 2010 - Şehnaz Baykuş

zamansız - murat başaran

Zamansız benim tesadüfen alıp okuduğum kitaplardan biri.. Kitabın adı çekici gelince hem bunu hem de "Kalbim Nerde Sanıyorsun?"u alıp okumuştum. Okuduğum yıllarda oldukça yalın anlatımlı ama güzel bir kitap olduğuna karar vermiştim :)


Hala da aynı şeyi düşünüyorum... Diğer kitaplardaki kadar çok altı çizili yer yok... Ama yıllar önce çizdiğim bu satırları hala seviyorum :)


İnternet üzerinde kitabın kapağının büyük boyutlu bir resmini bulamadım. Bunu da sizin için ben çektim...


İyi okumalar :)





17 Mart 2010 - Şehnaz Baykuş

Geceyarısı Şarkıları - Ahmet Altan





Ahmet Altan'ın yeri bende biraz farklıdır... Romanlarını hiç okumadım ama denemelerini çok severim.. Bazı denemeleriniz üzerinde uzuun uzun düşünmüşlüğüm, ardından kendi yazılarımı yazmışlığım vardır...
Kim bilir belki de Ahmet Altan'ı seviyor olmamın bi nedeni de kadınları yücelte yücelte yazmasıdır... İnsan okuyunca kendini bişi sanıyor :)

Asıl paylaşmak istediğim kitabı Kristal Denizaltı. Ama okuması için bir arkadaşıma verdiğim için bu kitabı, altı çizili yerlerini sizinle paylaşamıyorum, kitabımı aldığım an onu da sizinle paylaşacağım :)

Şimdi sizi benim altını çizdiğim satırlarla başbaşa bırakıyorum :)

11 Mart 2010 - Şehnaz Baykuş






Nedendir bilinmez hep geceleri alıyorum kalemi elime! Sesler susuyor, ışıklar sönüyor ve yalnızlık çöküyor her yere... İşte o an içim dolu dolu oluyor. Gün boyu biriktirdiğim bütün kelimeler tek tek dökülüyor kalemin ucundan kâğıdın üstüne...

Gece öyle bir büyü ki... Karanlık her şeyi boğuyor. Hüzün sarıyor etrafımı. Mum yakmadıkça göremiyor insan en yakınını bile... Gece bile bazen iyi davranıyor bize ve ayı yolluyor umut olsun diye...

Gündüzleri hiç düşünmeyiz değil mi bir kibritin kısacık alevine muhtaç kalabileceğimizi... Hiç ihtiyaç duymayız bir kaç saniyelik aydınlığa...

Sevgilerimizi de bir kibrit alevi kadar kısa yaşıyoruz bu yüzden. Çabucak tüketiveriyoruz! Hep güneş doğsun istiyor ve hiç emek vermiyoruz sevgilere... Elimizi uzatıp da bir mum yakmak zor geliyor bize...

Kelebek ömrü kadar sürüyor sevgilerimiz. Ama bir kelebek kadar bile emek vermiyoruz sevgilere! O narin, o küçük kelebek bile topu topu bir günlük ömrü için mücadele ediyor kozanın içinde! Çıkmak için çırpınıp duruyor, belki de saatlerce...

Unutuyoruz manzarasını izlediğimiz bu şehirde bir gün var olmayacağımızı... Unutuyoruz insanların yokluğumuza ağlayacağını...

On dakika sonra yeni bir gün başlayacak bu şehirde. Çoğu insan yeni güne uykusunda ve yeni günün gelişinden habersiz girecek. Uyandıklarında yepyeni bir sabah göz kırpacak ve güneş gülümseyecek onlara... Kim bilir bir çoğu da unutacak yeni güne merhaba demeyi!

Ne kadar çabuk geçiyor zaman... Yaşlılar hep derler ya :"Bir dikili ağacım yok şu fani dünyada!", acaba bizim oldu mu geçen onca yıla rağmen!

Hem "Ne kadar çabuk geçiyor zaman" diyoruz, hem de uyuyoruz saatlerce! Bilmiyoruz kullanmayı zamanı!

Sevmek için, sevilmek için, bundan başka vaktin yok, inan buna! Yarın sabah için karar verme artık! Yarın sabah güneşi göremeyebilirsin... Uyanabildiğin her günü iyi değerlendirmeyi öğren artık! Yapabilirsin...

Yaşamalısın bu hayatı! Gülmelisin, ağlamalısın, şarkı söylemelisin içinden geldiğince... Yok ki ağlamak kadar güzel bir şey daha bu dünyada! İçime atarsam göz yaşlarımı, kan ağlar bu defa yüreğim... Acıların en derini bu değil mi?

Her ömür kısa, her ölüm erken oysa... En çok da hayatın tadını alamayanlara!

Yeşiller giymelisin bir an önce! Tabutuna örtecekler, yatacaksın yeşiller içinde... Hadi dostum yaşamayı dene!
Nedendir bilinmez hep geceleri alıyorum kalemi elime! Sesler susuyor, ışıklar sönüyor ve yalnızlık çöküyor her yere... İşte o an içim dolu dolu oluyor. Gün boyu biriktirdiğim bütün kelimeler tek tek dökülüyor kalemin ucundan kâğıdın üstüne...

Gece öyle bir büyü ki... Karanlık her şeyi boğuyor. Hüzün sarıyor etrafımı. Mum yakmadıkça göremiyor insan en yakınını bile... Gece bile bazen iyi davranıyor bize ve ayı yolluyor umut olsun diye...

Gündüzleri hiç düşünmeyiz değil mi bir kibritin kısacık alevine muhtaç kalabileceğimizi... Hiç ihtiyaç duymayız bir kaç saniyelik aydınlığa...

Sevgilerimizi de bir kibrit alevi kadar kısa yaşıyoruz bu yüzden. Çabucak tüketiveriyoruz! Hep güneş doğsun istiyor ve hiç emek vermiyoruz sevgilere... Elimizi uzatıp da bir mum yakmak zor geliyor bize...

Kelebek ömrü kadar sürüyor sevgilerimiz. Ama bir kelebek kadar bile emek vermiyoruz sevgilere! O narin, o küçük kelebek bile topu topu bir günlük ömrü için mücadele ediyor kozanın içinde! Çıkmak için çırpınıp duruyor, belki de saatlerce...

Unutuyoruz manzarasını izlediğimiz bu şehirde bir gün var olmayacağımızı... Unutuyoruz insanların yokluğumuza ağlayacağını...

On dakika sonra yeni bir gün başlayacak bu şehirde. Çoğu insan yeni güne uykusunda ve yeni günün gelişinden habersiz girecek. Uyandıklarında yepyeni bir sabah göz kırpacak ve güneş gülümseyecek onlara... Kim bilir bir çoğu da unutacak yeni güne merhaba demeyi!

Ne kadar çabuk geçiyor zaman... Yaşlılar hep derler ya :"Bir dikili ağacım yok şu fani dünyada!", acaba bizim oldu mu geçen onca yıla rağmen!

Hem "Ne kadar çabuk geçiyor zaman" diyoruz, hem de uyuyoruz saatlerce! Bilmiyoruz kullanmayı zamanı!

Sevmek için, sevilmek için, bundan başka vaktin yok, inan buna! Yarın sabah için karar verme artık! Yarın sabah güneşi göremeyebilirsin... Uyanabildiğin her günü iyi değerlendirmeyi öğren artık! Yapabilirsin...

Yaşamalısın bu hayatı! Gülmelisin, ağlamalısın, şarkı söylemelisin içinden geldiğince... Yok ki ağlamak kadar güzel bir şey daha bu dünyada! İçime atarsam göz yaşlarımı, kan ağlar bu defa yüreğim... Acıların en derini bu değil mi?

Her ömür kısa, her ölüm erken oysa... En çok da hayatın tadını alamayanlara!

Yeşiller giymelisin bir an önce! Tabutuna örtecekler, yatacaksın yeşiller içinde... Hadi dostum yaşamayı dene!