31 Mayıs 2010 Pazartesi

"mim" :)

Efendiiiimmmm :) uzun bir aradan sonra "İz Bırakan Kitap Cümleleri" etiketine yazacak bir şeyimiz çıktı :) Sevgili Roman Karakteri (ki aldığı bu ismi çok seviyorum :)) önce yeni blogumuzu tebrik etmiiiş sonra da bizi mimlemiiiş :) Eeeeee mimin konusu "kitaplar" olunca da hemen bu etiket altında soruları cevaplayalım :)

1.Şu an okumakta olduğunuz kitap ve kısaca konusu?



Şu anda "MİLENA'YA MEKTUPLAR"ı okuyorum. Kafka'nın aşkı Milena'ya yazdığı mektuplardan oluşan bir kitap bu... Şu anda Milena evli.. Gerisini okuyup görücez :)



2.En son aldığınız kitap?



En son birçok kitap birden aldım. Ama sanırım Cem Mumcu'nun Binbir İnsan Masalları serisinin 5. kitabı olan "Hayat Gerçeğe Perde"yi aldım...



3.Şimdiye kadar aldığınız kitaplar içinde en sevdiğiniz?



İşte bu çok zor bi soru.. Okuduğum bir sürü kitabın içinde en çok hangisini seviyorum bilmiyorum.. Ama Küçük Prens hep benim yüreğime dokunmuştur ve bir de Ahmet Altan'ın Kristal Denizaltı'sı...



4.Bir türlü bitiremediğiniz ,bitirseniz de sizi illallah ettiren kitaplar?



Eveeeet hemen listemizin o kısmını da açıklayalım. Normalde hiç kitap yarıda bırakmamıştım bu seneye kadar.. Ne kadar illet olursa olsun hep sonuna kadar okumuşumdur. Ama artık bu sene biraz da vakit darlığından olsa gerek, çile çekerek okuduğum kitapları yarım bırakma kararı aldım. Mesela Nermin Bezmen'in "Bizim Gizli Bahçemizden", İskender Pala'nın "Katre-i Matem", Orhan Pamuk'un "Masumiyet Müzesi" kitaplarını başladığım halde bitiremedim.




5.Bundan önce okuduğunuz kitap?



Resimden de anlaşıldığı üzere, Charles Bukowski'nin "Kadınlar"ını okudum... Okuduğum ilk kitabıydı.



6.Elinizdeki kitap bitince okumayı düşündüğünüz kitap?



Milena'ya Mektuplar'ı bitirince Gabriel Garcia Marquez'in "Yüzyıllık Yalnızlık" kitabını okumayı düşünüyorum.




7.En sevdiğiniz türk ve yabancı yazar?


En sevdiğin Türk yazar birden çok sanırım. Ama Elif Şafak, Ahmet Altan, Cezmi Ersöz, Cem Mumcu, Murathan Mungan ve Can Dündar favorilerimdendir.



8.En sevdiğiniz ve nefret ettiğiniz roman karakteri?


Açıkçası hiç öyle bir şey düşünmedim bugüne kadar ama Murathan Mungan'ın "Yüksek Topuklar" kitabındaki kadın karakteri çok sevmiştim. Bu sırada hakkaten nasıl mükemmel bir kitaptı o.. Adam kadın ruhunu, beynini, bir kadından çok daha iyi anlatmıştı... Sanırım Masumiyet Müzesi'nin erkek karakteri olan Kemal beni oldukça sinir etmişti...



9. Sence "bir kitap okudum hayatım değişti" diyebilmem için hangi kitabı okumalıyım ?


Cidden kazık yerden sormuşsun ama... Bi kitap okumakla kimsenin hayatının değişeceğini sanmıyorum... En azından benim hayatımı değiştiren bi kitap olmadı bugüne kadar..



10. Ne tür kitaplar okuyorsunuz?


Her tür kitaba dadanmışlığım var ama daha çok içinde hikaye olan şeyler okuyorum.. Romanlar ya da kısa öyküler gibi... İçinde hikaye olan her şeyi kolayca okuyabiliyorum...



11.Okuduğunuz kitapların seçiminde etkili olan nedir?


Açıkçası bir çok şey etkili olabiliyor.. Bazen beni bir kitabın adı cezbediyor, bazen hakkındaki duyumlar, bazen de ruh halime uygun olduğunu düşündürmesi...



12.Kitaplığınızda kaç kitabınız var?


Hımmm bilgisayardan kafamı kaldırıp da şöyle bir bakayım.... 200 tane saydım şimdi göz ucuyla, Yaklaış 220 tane falan olsa gerek... Bir sürü de kaybolan kitabım var :(



Eveeeeet geldik bir "mim"in sonuna :) Benim ilk "mim"imdi çok heyecanlandım :) Umarım okuyanlar da zevk almış, mim sahibinin d eişine yaramıştır :)


Giderse?

Hayatınızın en önemli parçalarından biri haline gelmişse ve bir zaman sonra asla yanınızda, yakınızda olmayacaksa bir insan, ne hissedersiniz?

Annem "Göreceğiz" dedi, "Gidenler sonra neye dönüşüyor göreceğiz." O bu cümleyi sarfettiğinden beri düşünüyorum. Sahi neler değişecek?

Bir kere yürüdüğü yollar değişecek, oturduğu ev, evinin penceresindeki manzara değişsecek. Bindiği otobüslerin numaraları, otobüs beklediği duraklar değişecek... Başka? "Yanıma gel" dediğinde yarım saat sonra yanında olmaları değişecek... Mutsuzken seni mutlu edecek şey olması değişecek... O an yanında olmadığını düşünmek ayrı bir mutsuzluk kaynağı olacak belki...

Bazen birileri gider... Hayatınızdan uzaklaşır. Sevinçlerinizden, acılarınızdan, olağan hallerinizden, sizden uzaklaşır...

Üzülmeyin, birileri her zaman, herkesin hayatından gider...

27 Mayıs 2010 Perşembe

Bekledim...

Bekledim... Gelmedin...



"Gelmeyeceğim. Lütfen bekleme." demene rağmen bekledim... İçimdeki umudu söndürmedim...



Ben bütün zamanlarımız boyunca senin sevgine kendi sevgimden daha çok güvenmiştim. Ama sen gidebildin... Beni bırakıp tek başıma... Gidebildin... Sensizdim... Yalnızdım... Mutsuzdum...



Gelmedin...



Telefonun başında çaresiz bekliyorum şimdi. Şarkıdaki gibi; "Bekliyorum ama çalmayacak biliyorum. Yüreğim diyor ki, boşuna bekleme, aramaz gururundan seni çok sevse de..."



Yine de bekliyorum. Senin çok sevdiğin bir dostuna söylediğin gibi "Ben yine de seviyorum." Sen dönmesen de, sen beni istemesen de... İnsan Severken nasıl engel olabilir ki kendine?



Ve kulağımda hep aynı şarkı:



"Dön...

Nasıl kimle nerdeysen...

Dön...

Beni biraz sevdiysen...

Dön...

Yüreğimde hasret,

Çaresiz kaldı..."

11 Mayıs 2010 Salı

Mutsuz bi gün...




Dün gece seni gördüm rüyamda...
Gidişini gördüm, apansız, ansız... Sonra geçen yılları, çektiğim acıları, seni arayışımı gördüm.





Buldum seni! Onca yıldan sonra buldum. Ne saçında bir aşk vardı fazladan, ne de yüzünde bir kırışık…

Ağlamaklı oldum, sustum. "Niye?" diye dökülüverdi ağzımdan sözcükler : "Niye gittin?" Doldu gözlerin, sustun. Sonra “Gitmeliydim“ dedin, "Mecburdum". Öyle ya, mecburdun. Arkanda bırakırken beni, yanımda kalmaya mecbur değildin, ama gitmeye mecburdun işte. Mecburdun bana yokluğu yaşatmaya! Mecburdun hüzün dolu saatlerde beni ağlatmaya! Mecburdun…

Bulmuştum ya seni, önemli değildi çektiklerim… Önemli değildi seni bulduktan sonra…"Gel" dedim, sustun. "N’olur gel!" dedim, doldu kahverengi gözlerin. Ve yaşlar yanaklarından süzülürken anladım gelmeyeceğini... Nasıl döküldü dudaklarından o üç hece : "Ge-le-mem" ?

Bırakacak mıydım seni? O kadar yıldan sonra doya doya sarılamadan, hasretimi gideremeden, bırakıp gidecek miydim yani?

Son kez sarıldım sana. Ağladım , ağladım, ağladım…

Gözümde yaşlarla uyandım sonra! Sen "Gelemem" demiştin bana, "Gelemem" demiştin son defa…

Küçücüktüm sen beni bırakıp gittiğinde… Masal anlatılacak çağlarımdaydım. Ve sen o kadar küçük olmama rağmen belki de beni en iyi tanıyandın. Her halimle saftım senin yanında... Çoğu zaman komiktim, belki de  aptalca konuşuyordum ama bendim, senin kızındım işte..

Bir çok halime tanık olamadın... Saçlarımın upuzun olduğuna mesela, boyumun senin kadar olmasına ve hatta artık genç bir kadın oluşuma… Ama ben aslında hala o saf ve komik olan kızım. Zaman hiç geçmişe doğru akmıyor ve ne yazık ki benim o komik hallerim  de daha az ortaya çıkıyor. Saklanıyor artık kalbimin çocuk yanı…

Yazık… Etrafımda  yıllarımı tükettiğim o kadar insan varken, beni gerçekten tanıyanlar bir elin parmak sayısını geçmiyor. Yani bu  kadar insan tek bir tek sen etmiyor..

Küçücüktüm beni bırakıp gittiğinde ve ben hep küçücük kaldım ardınca…

Bana bir masal anlat baba... Masal dinleyesim var…

Başımı dizine koyup uyumak istiyorum doya ,doya.. küçükken olduğu gibi kalbinin atışını dinlerken ‘’Acaba benimki de böyle mi atıyor?’’ diye düşünmek istiyorum…

Saatlerce yürümek istiyorum seninle. Her adımını seninkine göre ayarlamak, aynı anda sağ atmaya çalışmak, sana ayak uydurmak istiyorum...

Sesini duymak istiyorum ben! Gözlerini görmek, ellerini tutmak, kucağında uyumak... Yeniden harçlık almak istiyorum senden...

Bana bir masal anlat baba… Masal dinleyesim var...



Ben masal dinlemek istiyorum sen uyuyorsun bana.. şimdi oturup yıldızlara bakıyorum ve masallar anlatıyorum sana… Ama sen uyuyorsun baba…



Hadi uyan baba
Sabah olmadan çık balığa
Oltan hasret kaldı sana
Çaparin paslanacak dura dura
Hem tam balığa çıkılacak hava
Hadi uyan baba…


Hadi uyan baba
Tıraş takımların banyoda
Aynanın önünde durmakta
Hepsi bıraktığın yerde
Uzamıştır sakalların, tıraş olsana
Hadi uyan baba…


Hadi uyan baba
Bak palton eskidi dolapta
Güz geldi geçti, kış kapıda
Paltonu giy baba, hastalanma
Bu soğuk havada, ayazda
Hadi uyan baba...

Hadi baba uyansana…
Uyansana baba…
Üzerinde yeşiller var,
Sen yeşili sevmezsinki baba?


Baba!
Sıkılırsın orada...
Sıkılırsın dört daracık duvar arasında

Baba hadi uyansana!
Uyan baba! Uyansana!
Uyansana…





Masal anlatılacak çağlarımdaydım sana bu şiiri yazdığımda… O çağlardan bu yana masal dinlemek istiyorum ben…

Bana masal anlat baba..

Masal dinleyesim var…

Kızın...




Dip Not: Evet bugün Anneler Günü... Ve aynı zamanda senin  ölüm yıl dönümün baba... 9 Mayıs... Sensiz geçen 12 yılın ardından kocaman bir kızım artık... Ama küçük, saf ve komik kızın hala burada baba.. Ve inan seni çok özledi… SENİ ÇOK SEVİYORUM BABA!

9 Mayıs 2010 - Şehnaz Baykuş

spor merkezi maceraları vol.5

Uzuuuuuuun zamandır spor merkezi maceralarımı yazmadığımın farkındayım, çünkü uzuuuuuuuun zamandır doğru dürüst gitmiyordum :)

Vizeler araya girince biraz da "Ders çalışmam lazım!" diyip ama çalışmadan, her şeyi son güne bırakarak spor merkezine yaklaşık 3 hafta gitmedim. Taa ki geçen haftaya kadar...

Geçen hafta büyük bir şevkle spor merkezine gittim. TAE-BO dersini kaçırmıştım millet yumruk sallarken havaya "Acaba dersin ortasından dalsam mı ben de?" dedim ve daldım da.. ama baktım tempolarına yetişemiyorum, "Yok canıııım ben zaten fitness yapacaktım" diye sıvıştım kaşla göz arasında :))
Fitness salonuna geçtim. İlk yapmam gereken 20 dk bisiklet sürmek... Zaten bana bu programı hazırlayan eğitmeni bi yakarlarsam sorcam ona... Başladım bisiklete, ama ı ıh.. Gitmiyo. Sanki bu bacaklar benim değil, hafiften uyuşuyolar falan.. sadece 3 buçuk dakika sabredebildim. 20 dk'yı seviyemi artırarak tamamlayan ben gitti, yerine eziiik biri geldi sanki :( İndim bisikletten, soyunma odasına gittim, üstümü değiştirdim çıktım.. Bi yandan yürüyorum bi yandan küfrediyorum kendime. "E be gerizekalı, bari diğer ekipmanla bişiler yapsaydın" :( (Ekipman dedim İrem Özer duy sesimi :)))) ) Sonra utandım kendimden işte... Eve gittim :(



3 gün önce tekrar gittim. Haftasonu çalıştığım işten ayrıldığım için pazar günüm boşalmıştı, ohh misss.. Dünya varmış be :) Gündüz spora gitmek açıyo insanın içini :) Gittim fitnessa, oturdum bisiklete yine geçen seferki gibi... Bu defa nası kolay nası kolay.. Allah allah bi gariplik var :/ Normalde hızım 14-16 arasında gider bu defa 16-19 arası ve de hiç yorulmadan.. Bi 20 dk daha sürebilirdim yani :)))) Neyse indim bütün hareketleri yaptım, benim eğitmenim (bireysel değil tabi ama genç bi çocuk, bireysel sayılır.. pek bi peşimde) bütün bu zaman boyunca benimle sohbet etti, yardımcı oldu, streching zımbırtısında sıkılıyo insan tek başına, benimle beraber yaptı falan :)



Benim programımın saçmalığını anlattım eğitmene.. "Neden bisikletle başlıyorum? Neden bu kadar çok bacak hareketi var?" Değiştirdik biraz programı, bisiklet yerine koşu bandı koyduk. Dumbell hareketlerini biraz değiştirdik. Ve mızmızlanmadan programımı uyguladım. :)

Dün gittiğimdeyse, sanıyorum zemin katın altındaki soyunma odaları kapalı olduğundan spor merkezinin kapısından çevrildim.Sanıyorum dün yağan yağmurlar su basmasına sebep oldu :))))

Haftada 3 gün kesin gidicem artık :) Artık bi düzene oturtalım di mi? :)

21 Nisan 2010 - Şehnaz Baykuş

aşk?

Alacakaranlık, Yeniay, Tutulma, Şafak Vakti - Stephenie Meyer



Alacakaranlık, Yeniay, Tutulma, Şafak Vakti serisini nihayet okudum. Gerçekten de okunası kitaplar olduğunu gördüm. Ne yazık ki bu defa altını çizdiğim yerler yok. Birçok romanı okurkenki gibi bu seride de çizemedim. "Sürükleyici kitap" diye bir şey var ya hani, gerçekten var :) Ben bazı kitaplarda sürükleniyorum, elimdeki kalemi saatlerce tutup, tek satırı bile çizmeden kitabı bitiriyorum.




Tüm seriyi okumam tam bir hafta sürdü. Sürekli okudum. Yemek yerken, dolmuşta, öğle arasında ve en çok da  uykularımdan feragat ederek... "Çerez kitaplar"ı da bu hızla okurum, tek kelime bile çizmem ama sonra konusunu dahi hatırlamayabilirim. Kısacası iz bırakmazlar. Ama Alacakaranlık serisi bu kitaplardan gibi değildi. Tek kelimesi çizilmedi ama dört kitap birden iz bıraktı bende...

Okurken gözlerimin dolduğu ya da kahkahalar atığım anlar oldu. Bitirdikten sonra 2 filmini de tekrar izledim ve filmin neden bende kitapar kadar iz bırakmadığını anlamaya çalıştım. Ve sonunda keşfettim. Serinin ikinci filmi bana ilk filminden daha kötü gelmişti. Oysa serinin ikinci kitabı Yeniay'da birinci kitaptan etkilendiğimden çok daha fazla etkilendim. Kitapta Bella'nın ayrılık acısını yüreğinde hissediyor insan. Bir taş gibi oturuyor insanın yüreğine Edward'ın ayrılık anı...Filmde ise çabucak geçiveriyor sahneler... Film bu acıyı tam olarak algılamayacak kadar kısa sürüyor. ( Otobüs'te okudum ayrılık anını, otobüste ağladım :)



Ne diyeyim daha, okuyun... Hem aşk var var hem aksiyon... Roman seviyorsanız, bu seriyi de seveceksiniz...


İyi okumalar ;)

17 Nisan 2010 - Şehnaz Baykuş



Nereye kadar?



Nereye kadar gidebilirsiniz sevdiğiniz için? Kaç kıtayı aşabilirsiniz, kaç şehri onunla veya onun için fethedebilir, kaç kere onun olduğu yere perişan olma riskine rağmen gidersiniz?



Ne kadar değiştirebilrsiniz kendinizi sevdiğiniz için? Onu hayranlıkla izlerken onun size hayran olmayışına nereye kadar sabredebilirsiniz? "Sabretmek" yanlış kelime aslında, kaçınız onun size hayran olmayışını umursamazsınız? Aşkın egolarınızı, kendinizi beğenmişliklerinizi, gururunuzu ezip geçmesine nereye kadar izin verirsiniz? İzin verir misiniz?



Ne için "Ben ona resmen aşığım" dersiniz? Varoluşu mudur sizi ona bağlayan, "sizin" olma ihtimali mi? Yoksa onsuz oluşunuz mudur sizi ona çeken? Varlığıysa sizi kaç gün kaç zaman tatmin eder? Peki yokluğuysa ne zaman sıkıcı olmaya başlar? Umut dediğiniz nerede tükenir ki? Bugün var olup yarın terk edecekse sizi, siz deli divane olan, kaç gün kaç gece uykusuz kalabilir, kaç gün ona hasret olmaktan vazgeçmezsiniz? Yoksa hasret dediğiniz de küçük bir zevk midir sizi ayakta tutan?



Biliyorum ki sevdiğinin peşinden gidenler var... Sevdiği için yerini, yurdunu,evini barkını, arkadaşlarını, yürüdüğü yolları, gördüğü manzaları, bindiği otobüsleri, otobüs beklediği durakları değiştirenler var... Biliyorum bir ömür gidenin ardından ağlayan, ağlaması dinice acısıyla baş başa kalan, hasreti hiç dinmeyenler var... Biliyorum ki sevdiğinin yanında, sevdiğinin gözlerine bakarken yok olanlar, görünmez olanlar var...



Peki siz kimsiniz? Bu soruların kaçına doğru cevap verip de kendinizle yüzleştiniz? Kaç cevap size bazı aşklarınızın aslında gönül eğlencesi olduğunu, hala unutamadığınız o tek gecelik ilişkinin meğer aşk olduğunu söyledi?



Sahi söylesenize... Siz bu sorulardan kaçı, bu cevaplardan kaçısınız?

18 Nisan 2010 - Şehnaz Baykuş

merhaba :)

Uzun zaman oldu di mi? Biliyorum... Kafamı toparlayamadığım zamanların sonuna geldim ama sevgili casilo's way okuyucuları :) Resmi ralamlara göre 43 kişisiniz bu yazıyı okuyacak :) Ama biliyorum, gizliden gizliye takip edenler de var :) Ha "Neyse sonra okurum" diyip blog güncellemelerinde, okumayıp geçecek olanlar da var onu da biliyorum ama bilmiyormuş gibi davranmak daha güzel :)
Benim kafam karışıktı. Baharın da kafası karışmış sanırım :S Geldi ama naz yapıyor Ankaralılara... "Bak kızdırma beni hemen terkederim seni" diyor. Arada küsüyor, bulutların arkasına saklanıyor... Valla ne yalan söylüyorum biz de kendimizi bırakamıyoruz öyle, kaçacak diye :) Hazırlandık her sabah onu görecekmiş gibi gibiyiniyoruz gardobun karşısında dakikalar harcayarak.. Ama o kadar süslenip göremediğimiz oluyor... Üşüyoruz yokluğunda ;)

2007'de çektiğim bir fotoğraf yukarıda gördüğünüz ... Gölbaşı'a pikniğe gittiğimizde çok güzel bi gün geçirmiştik... Az önce öğle yemeğinden gelirken kafamı kaldırıp gökyüzüne bakınca o günü hatırladım.. :)

Güzeldi...

Huzurlu bir gündü en azından.. Baksanıza gülümsememe:

Valla şu an yine oradaki gibi huzurlu olmak istiyorum ne yalan söyleyeyim :) Umarım keyfiniz yerindedir... Söz daha çok yazıcam bloglara... Tam bir blogger olacağım, en samimisinden :)



Okuduğunuz için teşekkürler.. Sizi seviyorum :)

15 Nisan 2010 - Şehnaz Baykuş

Ders çalışmak lazım :(


Bu görseli çok uzun zamandır kullanmak istemiştim.. Kullananı da çoktur zaten :) "Ders" yazıverince google amcaya ilk bunu gösteriyor :)



Aynı bu minik gibiyim işte haftalardır.. Sadece ders için değil hayatımın her alanında... İş, okul, spor... Üstüme çöken tembelliğin haddi hesabı yok. İşin garip tarafı kendimi sürekli yorgun hissediyorum.. Spor yaparken ayrı, işteyken ayrı, okul ve evdeyken ayrı yorgun... Haliyle yaptığım hiçbir işi gerçekten verimli yapamıyorum.. En çok söylediğim cümle "Ömrüm tükendi offff" oldu :)))



Bu hafta vize haftam.. Sürüne sürüne milli kütüphaneye gittim bugün.. Ama 3 saatin ne kadarı verimliydi onu bilemem.. yarın sabah erken gitmeyi planlıyorum.. Amacımda başarılı olursam kendimi ödüllendiricem :) Alışveriş yapıcam azcık :)))) Valla aazcık yahu :)

Şimdiiiii çalışılması gereken sınavlar varken ben oturmuşum niye bunları yazıyorum? Çünkü içime dert oldu, "Ne zamandır yazamıyorum bloglara" diye :( Hem belki olur ya aranızdan bikaçı bana "Hımmm sen hala burda mısın?! Çok ayıp! Kalk ya yat ya da ders çalış" gibi anne telkininde bulunur... Ben de gaza gelsem :))



Nerdeeeee? İşiniz gücünüz, okuyalım, yazalım, çiziktirelim, geyik yapalım :))))))) Üstelik sevgili arkadaşlarımdan biri de sabahtan beri "Çayır çimen olsa, yatsak yuvarlansak, ohh güneş vursa..." falan dio.. Yapılır mı be vize haftasındaki insana? :((



Offff gidim de yatim bari... Hadi görüşürüz :)

5 Nisan 2010 - Şehnaz Baykuş

Eylül- Haziran

Hayat ayrılıktan ibaret sanki... Ve "Seni Seviyorum" demek, ilk söylendiğinde bambaşka...

Hayat ya Eylül ya da Haziran... Ortası yok ki... Ya çok mutlu insan, ya çok mutsuz...

Eylül'ü yaşıyorum şimdi iliklerime kadar... Ayrılığın rüzgarı öyle bir esti ki... Savurdu iki yana sevenleri. Buz gibi esti. Her şey bitti, her şeyi silip süpürdü rüzgar...

Masamın üzerinde bir resim... Simsiyah bir ağaç, ağaçtan güç alan bir kız ve rengarenk bir gökyüzü... Gözü ufukta bekliyor şimdi gideni... Esiyor ayrılığın rüzgarı, kulağındaysa rüzgarın hüzün dolu sesi...

Hayat ayrılıktan ibaret sanki... Ve "Seni Seviyorum" demek, ilk söylendiğinde bambaşka...

Hayat ya Eylül ya da Haziran... Ortası yok ki... Ya çok gülüyor insan, ya çok ağlıyor...

Haziran'ı da yaşayacağım belki dolu dolu... Güneşin sıcağı kanımda dolaşacak tüm vücudumu... Sevinçler silecek bir anda kederleri... Belki...

Ama ben Eylül'ü yaşıyorum şimdi... Gözüm ufukta bekliyorum gideni... Geleceksin değil mi?

Yara İzleri

Hiçbi zaman narin bi kız çocuğu olamadım. Hani vardır ya, aman yere düşücem diye zıplamalı oyunlar oynamaz, yere düştüğü zaman acıdığı için değil de kanadığı için ağlar...



Vücudumun her yerinde çocukluktan gençlikten, kazık kadarlıktan kalma yara izi var... İçim de dışım gibi belki... Ya da dışım da içim gibi... Bilmiyorum... Ama bildiğim bişi var ki üzerimde de sırıtıyor bu narin havalar...


3 gün önce elim yandı, bu defa izi kalmasın diye gözüm gibi baktım o yaraya... Yaramaz olmayayım dedim. Bi iğne batırıp çıkarmayayım içindeki suyu... İzi kalmasın bu defa dedim... Olmadı... Demin duup dururken fark ettim ki patlayıvermiş, üstü soyulmuş... İzi kalacak yine... Bir sürü yara izine bir tane daha eklenecek...



Demin durup dururken fark ettim ki patlayıvermiş, üstü soyulmuş... İzi kalacak yine... Bir sürü yara izine bir tane daha eklenecek... Sertleştiriyor insanın derisini de yüreğini de... "Ne oldu ha?" diye isyan ediyor insan... "O kadar çabaladım, sakındım, emek verdim. Ne oldu?"



Cevabı yok...

26 Mart 2010 - Şehnaz Baykuş

zamansız - murat başaran

Zamansız benim tesadüfen alıp okuduğum kitaplardan biri.. Kitabın adı çekici gelince hem bunu hem de "Kalbim Nerde Sanıyorsun?"u alıp okumuştum. Okuduğum yıllarda oldukça yalın anlatımlı ama güzel bir kitap olduğuna karar vermiştim :)


Hala da aynı şeyi düşünüyorum... Diğer kitaplardaki kadar çok altı çizili yer yok... Ama yıllar önce çizdiğim bu satırları hala seviyorum :)


İnternet üzerinde kitabın kapağının büyük boyutlu bir resmini bulamadım. Bunu da sizin için ben çektim...


İyi okumalar :)





17 Mart 2010 - Şehnaz Baykuş

Geceyarısı Şarkıları - Ahmet Altan





Ahmet Altan'ın yeri bende biraz farklıdır... Romanlarını hiç okumadım ama denemelerini çok severim.. Bazı denemeleriniz üzerinde uzuun uzun düşünmüşlüğüm, ardından kendi yazılarımı yazmışlığım vardır...
Kim bilir belki de Ahmet Altan'ı seviyor olmamın bi nedeni de kadınları yücelte yücelte yazmasıdır... İnsan okuyunca kendini bişi sanıyor :)

Asıl paylaşmak istediğim kitabı Kristal Denizaltı. Ama okuması için bir arkadaşıma verdiğim için bu kitabı, altı çizili yerlerini sizinle paylaşamıyorum, kitabımı aldığım an onu da sizinle paylaşacağım :)

Şimdi sizi benim altını çizdiğim satırlarla başbaşa bırakıyorum :)

11 Mart 2010 - Şehnaz Baykuş






Nedendir bilinmez hep geceleri alıyorum kalemi elime! Sesler susuyor, ışıklar sönüyor ve yalnızlık çöküyor her yere... İşte o an içim dolu dolu oluyor. Gün boyu biriktirdiğim bütün kelimeler tek tek dökülüyor kalemin ucundan kâğıdın üstüne...

Gece öyle bir büyü ki... Karanlık her şeyi boğuyor. Hüzün sarıyor etrafımı. Mum yakmadıkça göremiyor insan en yakınını bile... Gece bile bazen iyi davranıyor bize ve ayı yolluyor umut olsun diye...

Gündüzleri hiç düşünmeyiz değil mi bir kibritin kısacık alevine muhtaç kalabileceğimizi... Hiç ihtiyaç duymayız bir kaç saniyelik aydınlığa...

Sevgilerimizi de bir kibrit alevi kadar kısa yaşıyoruz bu yüzden. Çabucak tüketiveriyoruz! Hep güneş doğsun istiyor ve hiç emek vermiyoruz sevgilere... Elimizi uzatıp da bir mum yakmak zor geliyor bize...

Kelebek ömrü kadar sürüyor sevgilerimiz. Ama bir kelebek kadar bile emek vermiyoruz sevgilere! O narin, o küçük kelebek bile topu topu bir günlük ömrü için mücadele ediyor kozanın içinde! Çıkmak için çırpınıp duruyor, belki de saatlerce...

Unutuyoruz manzarasını izlediğimiz bu şehirde bir gün var olmayacağımızı... Unutuyoruz insanların yokluğumuza ağlayacağını...

On dakika sonra yeni bir gün başlayacak bu şehirde. Çoğu insan yeni güne uykusunda ve yeni günün gelişinden habersiz girecek. Uyandıklarında yepyeni bir sabah göz kırpacak ve güneş gülümseyecek onlara... Kim bilir bir çoğu da unutacak yeni güne merhaba demeyi!

Ne kadar çabuk geçiyor zaman... Yaşlılar hep derler ya :"Bir dikili ağacım yok şu fani dünyada!", acaba bizim oldu mu geçen onca yıla rağmen!

Hem "Ne kadar çabuk geçiyor zaman" diyoruz, hem de uyuyoruz saatlerce! Bilmiyoruz kullanmayı zamanı!

Sevmek için, sevilmek için, bundan başka vaktin yok, inan buna! Yarın sabah için karar verme artık! Yarın sabah güneşi göremeyebilirsin... Uyanabildiğin her günü iyi değerlendirmeyi öğren artık! Yapabilirsin...

Yaşamalısın bu hayatı! Gülmelisin, ağlamalısın, şarkı söylemelisin içinden geldiğince... Yok ki ağlamak kadar güzel bir şey daha bu dünyada! İçime atarsam göz yaşlarımı, kan ağlar bu defa yüreğim... Acıların en derini bu değil mi?

Her ömür kısa, her ölüm erken oysa... En çok da hayatın tadını alamayanlara!

Yeşiller giymelisin bir an önce! Tabutuna örtecekler, yatacaksın yeşiller içinde... Hadi dostum yaşamayı dene!
Nedendir bilinmez hep geceleri alıyorum kalemi elime! Sesler susuyor, ışıklar sönüyor ve yalnızlık çöküyor her yere... İşte o an içim dolu dolu oluyor. Gün boyu biriktirdiğim bütün kelimeler tek tek dökülüyor kalemin ucundan kâğıdın üstüne...

Gece öyle bir büyü ki... Karanlık her şeyi boğuyor. Hüzün sarıyor etrafımı. Mum yakmadıkça göremiyor insan en yakınını bile... Gece bile bazen iyi davranıyor bize ve ayı yolluyor umut olsun diye...

Gündüzleri hiç düşünmeyiz değil mi bir kibritin kısacık alevine muhtaç kalabileceğimizi... Hiç ihtiyaç duymayız bir kaç saniyelik aydınlığa...

Sevgilerimizi de bir kibrit alevi kadar kısa yaşıyoruz bu yüzden. Çabucak tüketiveriyoruz! Hep güneş doğsun istiyor ve hiç emek vermiyoruz sevgilere... Elimizi uzatıp da bir mum yakmak zor geliyor bize...

Kelebek ömrü kadar sürüyor sevgilerimiz. Ama bir kelebek kadar bile emek vermiyoruz sevgilere! O narin, o küçük kelebek bile topu topu bir günlük ömrü için mücadele ediyor kozanın içinde! Çıkmak için çırpınıp duruyor, belki de saatlerce...

Unutuyoruz manzarasını izlediğimiz bu şehirde bir gün var olmayacağımızı... Unutuyoruz insanların yokluğumuza ağlayacağını...

On dakika sonra yeni bir gün başlayacak bu şehirde. Çoğu insan yeni güne uykusunda ve yeni günün gelişinden habersiz girecek. Uyandıklarında yepyeni bir sabah göz kırpacak ve güneş gülümseyecek onlara... Kim bilir bir çoğu da unutacak yeni güne merhaba demeyi!

Ne kadar çabuk geçiyor zaman... Yaşlılar hep derler ya :"Bir dikili ağacım yok şu fani dünyada!", acaba bizim oldu mu geçen onca yıla rağmen!

Hem "Ne kadar çabuk geçiyor zaman" diyoruz, hem de uyuyoruz saatlerce! Bilmiyoruz kullanmayı zamanı!

Sevmek için, sevilmek için, bundan başka vaktin yok, inan buna! Yarın sabah için karar verme artık! Yarın sabah güneşi göremeyebilirsin... Uyanabildiğin her günü iyi değerlendirmeyi öğren artık! Yapabilirsin...

Yaşamalısın bu hayatı! Gülmelisin, ağlamalısın, şarkı söylemelisin içinden geldiğince... Yok ki ağlamak kadar güzel bir şey daha bu dünyada! İçime atarsam göz yaşlarımı, kan ağlar bu defa yüreğim... Acıların en derini bu değil mi?

Her ömür kısa, her ölüm erken oysa... En çok da hayatın tadını alamayanlara!

Yeşiller giymelisin bir an önce! Tabutuna örtecekler, yatacaksın yeşiller içinde... Hadi dostum yaşamayı dene!

yalnız kalpler de atarlar...

Kulağımda yalnız bir kadının hayal kırıklığı çalıyor... Dinliyorum... Durmadan... Sürekli başa sararak dinliyorum.



Hayatınızı hayalleriniz ve gerçeklerinizin doğru kombinasyonunu bulmaya adadığınızı düşünün... Hayalleriniz gerçekleşmedikçe, bir parça umudunuzu yanınıza alıp, gerçeğinizle başa çıkmaya çalıştığınızı düşünün... Varsayın ki yalnızsınız, umutlarınızı körükleyen de siz, gerçeğe adapte olmaya çalışan da siz...



Kulağımdaki ses anlatıyor...



Gazeteye ilan verdim: "Bekarım yalnızım
Siz de oyleyseniz, gelin buluşalım

Lisede öğretmenim, ağırbaşlıyım
Bunlar size uyarsa sevmeye hazırım"



"Devir hangi devir? Ben böyle saçmalık görmedim" değil onunkisi... O da isterdi elbet tuzu kuru olanlar yüzlerce insanın arasından, gazete ilanlarına burun kıvırmayı... Ama o süsü püsü bol olsun diye, plastik çiçek koymuyor evine... Balkonunda fesleğenleri var belki sardunyaları kim bilir :) "Bebeklerim" diye seviyor çiçeklerini, gerçek bir bebeği olmadığından belki... Okuldaki öğrencileriyle avunuyor...



Yüzü gülüyor evet ":)"... Ama satır aralarında bakın nasıl da paylaşıyor gülümsemesindeki acıyı bizimle:



"Çift kişilik nedense yastığım yorganım
Allah nasip ederse, sola kayacağım"



"Bir şeyin gelmesi için önce yerini boşaltacaksın" derler... O geldiklerine kolayca yerleşebilsinler diye sadece yerlerini değil, hayatını da boşaltıyor, zamanla hayallerini... O razı, gelecek kişi için yana kaymaya... Size de hayalleri için kendinden vazgeçmiş gelmiyor mu?

Yumuk yumuk elli minnacık bebekler diliyorum o kadına (veya o kadınlara)... Onu memnuniyetle seven, kıymetli bir porselen gibi el üstünde tutan, bereber kışlar atlatıp yazın güneye ineceği bir eş diliyorum :) Gözün arkada kalmasın, sardunyalarını fesleğenlerini ben sularım :)



Ha unutmadan, onun da dediği gibi:



"Yalnız kalpler de atarlar

Bunu bir kenara yazın..."




5 Mart 2010 - Şehnaz Baykuş

hayallerini yak evi ısıt - cezmi ersöz



Cezmi Ersöz'ün ilk okuduğum kitaplarındandır "Hayallarini Yak Evi Isıt". Kitabın sizi kendin çağıran bir ismi var bir kere... Oturup sadece kitap başlığından bir deneme yazabilir insan ya da saatlerce üzerinde düşünebilir, farklı dünyalara yol alabilir...
Dili ağır olmayan bir kitap "Hayallerini Yak Evi Isıt"... Okudukça kendinizden bir şeyler bulmamanız ise nerdeyse imkansız :)

Kendi adıma çok zevk aldığım bir kitap, zaten dikkat edersiniz altını çizdiğim yerlerin diğer kitaplara göre sayıca fazla olduğunu göreceksiniz. Bunları yazarken bir kısmını da eledim üstelik :)


Eğer hayallerinizle gerçekleriniz arasında kararsız kalıyorsanız, Cezmi Ersöz, yakın diyor hayallerinizi...






















4 Mart 2010 - Şehnaz Baykuş

spor merkezi maceraları vol.4

Şimdiiii günlerdir bir yazı girilmedi spor merkezi maceralarımla ilgili :) Farkındayım :) Ama ben de pazartesiden beri gitmedim zaten :) Yoksa sizi spor merkezindeki en komik hallerimden mahrum bırakmayı ben de istemem :)



Spor salonunda bugün program kağıdımı kaybettim :) Ara tara yok! 100 kişi falan var S-Ş harflerinde, ama benim program yok. 100 kişiye 3 kere baktım. Hatta eski sevgilimin program kağıdını buldum, şöyle bir inceledim, ama kendiminki bulamadım :) Sonra gittim eğitmenin yanına "Benim program kağıdım yok" dedim. (Bu eğitmen de geçen sefer bana cardioda artislik yapan adam) Tanıdı beni :) "Sizin ikince gelişiniz di mi? Ve programınız yok? Süper! Bi de beraber bakalım mı?" dedi. Ben o kadar artistim ki yalnız :) "Ben 3 kere baktım ama istiyosanız sizle de bakalım" diyip güldüm :) Gittik dolabın yanına, açtım çekmeceyi, adam "Burda mı aradınız?" dedi, "Evet" dedim "geçen hafta bu çekmeceye koymuştum" Adam "Orası erkeklerin dolabı" dedi :))))))) Rezil oldum yine rezilllll :))))))))





Bugüne damga vuran diğer konu: Mekik :) Geçen fitnessa gittiğimde her şeyi 1 set yapmıştım, zaten programa yazmadılar bile "Bugün aletleri öğrendiniz" diye :( Ama bugün her şey 3 sete çıktı. Geçen sefer 20 tane çektiğim mekik oldu mu 60! Kaaaabus kaaaabus :) Karım kaslarım pert. Nasıl bir yanma o yahu? Neyse ama bu görevi de başarıyla yerine getirdim.



Ben şu alet nerde, bu alet nerde diye dolanırken sevgili eğitmenimle karşılaştık :) "Naber?" dedi, baktı neler yaptığıma, bir iki hareketi beraber yaptık. "3'er set yapıosun di mi? Geçen sefer 1 sette canın çıkmıştı" dedi bi de üstüne dalga geçti yani :) Her neyse ben havamı attım tabi "Heralde 3 set yağıyorum 60 mekik çektim bugüne bugün!" Koptu çocuk :) "Hem" dedim "daha Tae Bo var ona yetişicem" "Hııı halin kalırsa tabi" dedi :) Sen misin bana bunu diyen, ben bi gaza geldim :) Hem fitnessı bitirdim, hem taeboya girdim, sonra yoga vardı, ona da girmeyi düşünmedim değil :)



En önemli günümüz ise yarın. Zira yarın HI-LOW var ve bendeniz kütük yarını nasıl atlacak hiçbir fikrim yok :)



Arkası yarın gibi oldu bu da :)




25 Şubat 2010 - Şehnaz Baykuş

spor merkezi maceraları vol.3

Gelelim spor salonunun bugünkü macerası olan PİLATES'e :)


Öyle Ebru Şallı'nın "üfff üfff"ler gibi sanıyorsanız yanılıyorsunuz :) Bacaklar bir topla beraber havaya kalktığında böcek baacağı gibi tir tir titriyor :) Hocada karşınıza geçmiş "Yandı mıııı? Titriyo muuuu? Oh ohhh süper" diyo :)))



Koca bir top ve siz denegeyi kıpraşa kıpraşa tutturuyorsunuz da tek bacağınızı havada dimdik tutamıyorsunuz. Hoca bi de azarlıyo "Dik diyorum diiiik! Bu dik mi şimdi ha?" diye :))))



Şu anda dik tutucam diye iyice yamulmuş durumda olan bir sırtım., titremekten bitap düşmüş bacaklarım ve inim inim inleyen kas ağrılarım var...



Pilates mi dediniz? Akıllı işi değil, aman diyim uzak durun :) Toplusu biraz daha kolay ama :)



Bakın yazıyı uzatacak halim bile kalmamış :))))





22 Şubat 2010 - Şehnaz Baykuş

spor merkezi maceraları vol.3

Gelelim spor salonunun bugünkü macerası olan PİLATES'e :)


Öyle Ebru Şallı'nın "üfff üfff"ler gibi sanıyorsanız yanılıyorsunuz :) Bacaklar bir topla beraber havaya kalktığında böcek baacağı gibi tir tir titriyor :) Hocada karşınıza geçmiş "Yandı mıııı? Titriyo muuuu? Oh ohhh süper" diyo :)))



Koca bir top ve siz denegeyi kıpraşa kıpraşa tutturuyorsunuz da tek bacağınızı havada dimdik tutamıyorsunuz. Hoca bi de azarlıyo "Dik diyorum diiiik! Bu dik mi şimdi ha?" diye :))))



Şu anda dik tutucam diye iyice yamulmuş durumda olan bir sırtım., titremekten bitap düşmüş bacaklarım ve inim inim inleyen kas ağrılarım var...



Pilates mi dediniz? Akıllı işi değil, aman diyim uzak durun :) Toplusu biraz daha kolay ama :)



Bakın yazıyı uzatacak halim bile kalmamış :))))





22 Şubat 2010 - Şehnaz Baykuş

spor merkezi maceraları vol.2

Dün fitness randevum vardı :)

Saat 5'te güle oynaya gittim. Özel hoca, tek tek aletleri anlatacak, bana yardım edecek falan diye hevesleniyordum. Spor merkezine giderken de biraz mesafe yürümüştüm. Kapıdan girdim bi güzel, üstümü değiştirdim. Yukarı çıktım. Kartımı getirdi kız, "20 dk bisiklet var önce" dedi. Neyse oturdum bisiklete. Sür allah sür... Ne bitmez yol yahu... 20 dk değil de sanki bana 20 saat dedi. Bi de sanki yokuşta vites atmışsın gibi gidiyo mübarek :) Kız bi de dedi mi bana "Hızınız şunun altına düşmesin" diye. Gözümü ayıramıyorum ordan. Ya çok hızlı oluyo ya yavaş.. Cinnet geçirdim. 19. dk ile 20 arası sanki ölümdü. Bitmedi gitti.



Sonra geldi özel hoca "Streching" yaptık beraber. sonra beni tek te bütün aletlere götürdü ( şimdi burada o bütün aletlerin isimlerini sayıp cool olmak isterdim ama ne yazık ki olamıyorum. Hepsinin adı uzun uzun zaten :( ) Adam 15 kg takıyo ağırlığı ben çığlık atıyorum, 10 kg yapıyo "Azcık daha nooluuur" dedim :) "O zaman boş çalışcaksın daha azı yok çünkü" dedi :)))) Ama boş çalışmak bile eziyet bana.. Zira "Ağırlıklar birbirine çarpmıcak" dediğinden bir türlü çarptırmadan durduramıyorum kendimi :)  Neyse her şeyden 1 set çalıştırdı beni ama bi dahaki sefere 3er set yapıcam. (Yapıcam diyorum ama inanmayın, yapacakmışım demek o :))) Mekik beni öldürdü zaten onu söylememe gerek yok sanırım. Geldik en son dumbell ile çalışmaya. Bana 1,5 kiloluk dumbell getirdi. "Eneee hafif be bu, ne şirinmiiş :)" dedim demez olaydım. O kol havada titredi resmen 10'a gelene kadar :)

En son da cardio için beni adını ezberleyemediğim ama resimde gördüğünüz şu uzayda yürümeye benzeyen alete bindirdi. "HADİ BAKİM 20 DK" Oldu canım gel sen yap! Zaten 20 dk bisiklet, sonra bir sürü bacak egzersizi vardı, ama illa yapacakmışım. Peki dedim ama ne dengesiz bi alet o yaa.. Bi elimi bırakıyorum terimi siliim diye düşecek gibi oluyorum. 10. dakikada artık isyana geldim bari kollarım dinlensin deyip aletin kol kısımlarını değil nabız kısımlarını tuttum. Anam hemen yakaladı eğitmenlerden biri. "Aaaaa ama burdan tutmanız gere" Ben de nefes nefese dönüp "Ama hhh.. Ölmek üzereyimm.. İlk günümm" dedim Adam güldü. "Hadi bugün böyle olsun ama tüm vücudun çalışması gerek" dedi :) Ben de kendimi ezik hissedip tamam burdan tutcam dedim :) Ve tuttum da :)))))

Çalışma bitti, ben günlerdir kafama koyduğum gibi havuza gittim ama havuza girmeden önce de "Şu buhar odası neymiş yahu" diyip içine giriverdim. Galiba orada terlediğim kadar fitness çalışırken terlemememişimdir. Yahu o nasıl bir şey! Nefes alamıyosun zaten doğru dürüst. Aldığın nefesin 3te 2si su :) Zaten vücudumuzun %70'i suymuş, bi de bununla oluyor bu oran %90 :)))) 5 dk sonunda kendimi havuza zor attım :)



Havuzda uzun süre takılma planlarım vardı ama yalnız başına 15 dk'dan fazla yüzülüyormuş, bunu da öğrenmiş oldum...



Bu hafta PİLATES dersim olacak, bi de bakalım o neymiş :)




21 Şubat 2010 - Şehnaz Baykuş

Spor merkezi maceraları vol.1

Bildiğiniz üzere spor merkezine üye oldum. ("Yani bildiğiniz üzere" derken daha önce ff'te bunu söylemiştim, ona sığınarak böyle dedim. oysa ff'te olmayan izleyiciler olabilir. Bilmeyenler de şimdi öğrendi işte :))





Henüz 2 kere gittim spor merkezine. Daha doğru bir cümle kurmak gerekirse 2 gündür gidiyorum :) Dün TAE BO dersim vardı :) Pek eğlenceli bi ders. Bir kere sinirli bir gününzdeyseniz mükemmel denilebilir :) Ama ben hareetleri yaparken aynaya bakmadım hiç. Çünkü eminim çok komik gözüküyodum. Hoca iyi güzel ama kendisi erkek olduğundan onun yumrukları tekmeleri gerçek gibi duruyo :) Bense yalandan birine vuruyomuşum gibi :))))



İkincisi hocamıza bütün kızlar hasta :) En önden yer kapmak için birbirlerini bile parçalayabilirler. Hele bi kız var hocaya dokunabilmek için canını verir, sırnaşıp duruyo :))))



Bugünkü dersimiz ise HI-LOW'du. Kel bir hocamız var. Dal gibi. Adam aynı şu Anadolu Ateşi'ndeki kel dansçıya benziyo. Ama bunda hiç et yok. Kolunu normal bi şekilde sıkmadan da kaldırsa bütün kaslar ve damarlar dışarı fırlıyo :) Neyse geleyim ders macerama. Meğer bu Hi-Low biraz dans adımlarının içine girdiği bir atraksiyonmuş :) Bense bildiğin bir odunum. Hiç beceremem dans etmeyi. İki figür öğrensem anında unuturum. İşin kötü tarafı kıvıramam da, iki alaturka müziğe bir iki göbek atarım o da yarım yamalak :) Hem rahtaltıcı faktörlerin de olmasıgerek ki düşünmeyim ne kadar komik gözüktüğümü :)



Neyse ders başlamadan önce ben 3 sıraya girdim. Bu kadar rezil olacağımı bilsem hiç girer miydim? Hoca da-sevimli sevimli- gelip "Kimler yeni?" dediğinde elimi kaldırdım. Bakışıp gülüştük. Görelim bakalım der gibi de baktı mı? Baktı. Sonra ben hareketlerin yarısını yapamadım mı? Yapamadım. Yapamadığım yerde gülüp durdum mu? Durdum. Adam bütün dersi yazık "Hadi ama... aaaaaaa" diyerek geçirdi mi? Geçirdi :)





Bir hareket beceriyosam 3 hareket beceremiyorum :) Hele bi hareket vardı bir kere bile doğru yapmayı başaramadım. Bi de önlerdeyim diye "Arkadakiler sürekli benle dalga geçiyo" kompleksine girdim mi? :))))) Bir hareketi tam mükemmel yapıyorum, hoca da -zaten hep beni izlediği için- aferin diyo ya, ben töbe bi daha o hareketi yapamıyorum :) Allahım millet sıcaktan ter dökerken ben ecel terleri döküyodum sanki :) Karizmam falan kamadı. Baştan spor merkezinin en yeteneksizi seçildim :))) Hayır hoca da bişiyle yetinmiyo ki! Tam hareketi söküyorum, bir iki kere doğru yapıyorum, bu defa da: "Aaaaaa kızlar! Azıcık seksi olun! Bu ne böyle kütük gibi? Şöyle kıvırın azcık, sallayın :)" Ulan ben hareketin kütük halini zor yapıyorum, kıvırmasını nasıl yapiim????



Kısacası zor ve meşakkatli bir işti :) Teselli etti beni hocacığım. "Yaparsın" dedi, ""b"en ne kütükler gördüm" dedi. Ama sonra "Yaş kaç?" dedi "23" dedim. Dalga geçtiğimi sandı. 30 falan gösteriyomuşum!!! Yuh dedim! "Allah seni kahretsin" dedim. O da "Ozaman hocasız kalırsınız" dedi :)) İyi demişim ama di mi? :))))



Neyse yarın fitness hocamla randevum var. Program yapıcaz. Hadi bakalım... Maceralarım devam edicek :)




19 Şubat 2010 - Şehnaz Baykuş

Spor merkezi maceraları vol.1

Bildiğiniz üzere spor merkezine üye oldum. ("Yani bildiğiniz üzere" derken daha önce ff'te bunu söylemiştim, ona sığınarak böyle dedim. oysa ff'te olmayan izleyiciler olabilir. Bilmeyenler de şimdi öğrendi işte :))





Henüz 2 kere gittim spor merkezine. Daha doğru bir cümle kurmak gerekirse 2 gündür gidiyorum :) Dün TAE BO dersim vardı :) Pek eğlenceli bi ders. Bir kere sinirli bir gününzdeyseniz mükemmel denilebilir :) Ama ben hareetleri yaparken aynaya bakmadım hiç. Çünkü eminim çok komik gözüküyodum. Hoca iyi güzel ama kendisi erkek olduğundan onun yumrukları tekmeleri gerçek gibi duruyo :) Bense yalandan birine vuruyomuşum gibi :))))



İkincisi hocamıza bütün kızlar hasta :) En önden yer kapmak için birbirlerini bile parçalayabilirler. Hele bi kız var hocaya dokunabilmek için canını verir, sırnaşıp duruyo :))))



Bugünkü dersimiz ise HI-LOW'du. Kel bir hocamız var. Dal gibi. Adam aynı şu Anadolu Ateşi'ndeki kel dansçıya benziyo. Ama bunda hiç et yok. Kolunu normal bi şekilde sıkmadan da kaldırsa bütün kaslar ve damarlar dışarı fırlıyo :) Neyse geleyim ders macerama. Meğer bu Hi-Low biraz dans adımlarının içine girdiği bir atraksiyonmuş :) Bense bildiğin bir odunum. Hiç beceremem dans etmeyi. İki figür öğrensem anında unuturum. İşin kötü tarafı kıvıramam da, iki alaturka müziğe bir iki göbek atarım o da yarım yamalak :) Hem rahtaltıcı faktörlerin de olmasıgerek ki düşünmeyim ne kadar komik gözüktüğümü :)



Neyse ders başlamadan önce ben 3 sıraya girdim. Bu kadar rezil olacağımı bilsem hiç girer miydim? Hoca da-sevimli sevimli- gelip "Kimler yeni?" dediğinde elimi kaldırdım. Bakışıp gülüştük. Görelim bakalım der gibi de baktı mı? Baktı. Sonra ben hareketlerin yarısını yapamadım mı? Yapamadım. Yapamadığım yerde gülüp durdum mu? Durdum. Adam bütün dersi yazık "Hadi ama... aaaaaaa" diyerek geçirdi mi? Geçirdi :)





Bir hareket beceriyosam 3 hareket beceremiyorum :) Hele bi hareket vardı bir kere bile doğru yapmayı başaramadım. Bi de önlerdeyim diye "Arkadakiler sürekli benle dalga geçiyo" kompleksine girdim mi? :))))) Bir hareketi tam mükemmel yapıyorum, hoca da -zaten hep beni izlediği için- aferin diyo ya, ben töbe bi daha o hareketi yapamıyorum :) Allahım millet sıcaktan ter dökerken ben ecel terleri döküyodum sanki :) Karizmam falan kamadı. Baştan spor merkezinin en yeteneksizi seçildim :))) Hayır hoca da bişiyle yetinmiyo ki! Tam hareketi söküyorum, bir iki kere doğru yapıyorum, bu defa da: "Aaaaaa kızlar! Azıcık seksi olun! Bu ne böyle kütük gibi? Şöyle kıvırın azcık, sallayın :)" Ulan ben hareketin kütük halini zor yapıyorum, kıvırmasını nasıl yapiim????



Kısacası zor ve meşakkatli bir işti :) Teselli etti beni hocacığım. "Yaparsın" dedi, ""b"en ne kütükler gördüm" dedi. Ama sonra "Yaş kaç?" dedi "23" dedim. Dalga geçtiğimi sandı. 30 falan gösteriyomuşum!!! Yuh dedim! "Allah seni kahretsin" dedim. O da "Ozaman hocasız kalırsınız" dedi :)) İyi demişim ama di mi? :))))



Neyse yarın fitness hocamla randevum var. Program yapıcaz. Hadi bakalım... Maceralarım devam edicek :)




19 Şubat 2010 - Şehnaz Baykuş

bir gün tek başına - vedat türkali

Bir gün tek başına...

Bu dört kelimenin altına ne yazılır bilmiyorum. Bir gün tek başına kaldığını fark edenlerin çektiği acının inanılmaz tarifi... Her şey gelebilir bu dört kelimenin sonuna. Herhangi bir şekilde tamamlanıp bir cümle haline getirilebilir bu dört kelime. “Bir gün tek başına kalacağımı hiç tahmin etmezdim.”

Hiç gelmeyecekmiş gibi düşünülen bir yalnızlıktır tek başınalık. Yalnızlara acımanın ardından yanızlık gelir ve kapıdan geri çeviremezsiniz bir türlü. Buyur edersiniz, bir yandan “Benim dünyamda ne işi var acaba?” diye düşünerek. Sonra yalnızlığın şahsınıza geldiğini, bizzat sizi ziyaret ettiğini fark eder ve kabullenirsiniz durumu. Pardon duyamadım,“Bir gün tek başına kalacağımı hiç tahmin etmezdim.” mi dediniz?

Bir gün tek başına...

Kalabalıklaştıkça artan bir yalnızlığın öyküsü... Kendi sesini duyamamakla başlayıp sadece kendi sesini duyabilmekle devam eden bir öykü......

Tek başınalıktan korkan bir insan için en büyük ceza nedir sizce? Tek başına bırakılmak mı?

Sebepsiz yere tek başına kalan o kadar çok insan tanıyorum ki...  Hem de yalnız olduğunun bile farkında olmayan... Kalabalığın gürültüsüne kendini kaptırıp da kendi sesinin çıkmadığını bile anlamayan... Bir sürü insan...

Tek bir şeyi anlamanızı istiyorum... Siz de herkes gibi yalnız kalacaksınız bir gün... Ve o gün öldüğünüz gün olacak...

Bir gün tek başına kalacaksınız...

Bir gün tek başına...

Tek başına...


not: bu kitabı okuduğum zaman yazmıştım. yıllar olmuş... kesinlikle tavsiye edebileceğim bir kitaptır.. iyi okumalar :)

melekler şehri

Bir film izledim. Hem de bir kereden fazla izledim. Ve "Ya tenim tenini hiç hissetmemiş olsaydı... Ya saçlarının rengini hiç
göremeseydim... Peki dudaklarının tadını hiç alamasaydım... Ya bana  menekşeleri hatırlatan kokunu duyamasaydım... “İkimizin şarkısı” olan bir  çok şarkıyı dinleyemeseydim... Düşünemiyorum..." dedim kendi kendime...

Bir adam ve bir kadın...  Adam renkli göremiyor, koku  ve tat alamıyor, sevgilisinin hiçbir dokunuşunu hissedemiyor ve müziği  sadece güneş doğarken sahilde duyuyor... Çünkü adam bir melek. Bir insana  aşık olmuş bir melek o...

Kadın adamı terkederken ona “Beni hissedebilen bir erkek  istiyorum” diyor. Adamın “Ama sen beni hissediyorsun ya bu yeter” demesi  bir işe yaramıyor...

Terkedilmiş bir melek... Tat koku alamayan, dokunuşları  hissedemeyen bir melek... Siyah beyaz bir dünyada duygularını paylaşan  şarkılar olmadan ayrılığa katlanması gereken bir melek... Soruyorum, bu  meleğin dünyada kalması, bu ayrılığa dayanabilmesi için bir tesellisi var  mı?

Hatta daha da fenası bu meleğin yaşaması için bir nedeni  var mı?

Kendimizi onun yerine koymak zor olmasa gerek... Siz ne yapardınız? Yaşar mıydınız?

Filmi izleyin, görün... Çünkü o yaşıyor! Hem de akıl almaz bir  biçimde...

küçük prens - antoine de saint-exupery

Kaç kere okudum şimdiye dek, inanın bilmiyorum. Ama o kadar ince, o kadar narin bir kitap ki hiç altını çizmemişim bugüne dek... En sonunda alayım elime tekrar okuyup çizeyim altını dedim :)
Çocuk kitabı diye satıyorlar Küçük Prens'imi :( Oysa birkaç cümlesini okumak yetiyor büyüklere yazıldığını söylemek için... :)

Küçük Prens hayatımda önemli bir yere sahiptir. Büyüklük taslamayan tek kitaptır çünkü... Minnacıktır prensim ama büyük laflar eder :) Ettiği büyük laflar da kendini beğenmişliğinden değil, içindeki saflıktan güzellikten gelir...

Hala içindeki çocukla tanışmamış olan varsa bu kitap birebirdir. Okurken büyüklere kızarsınız çünkü, küçüklerin gözünden bakarsınız dünyaya :)

Ay çok konuştum :) Okuyun işte :)


Ben sizin için altını çizdiğim yerleri yine yazdım :) İz Bırakan kitabın, bende iz bırakan cümleleri hemen aşağıda :)




18 Şubat 2010 - Şehnaz Baykuş

serendipity - tesadüf

Kaldı mı izlemeyeniniz? Ben yeni izlediğime pişmanım... İzlemeyeniniz kaldıysa izlesin :)

Nasıl güzel bir aşk.. Nasıl güzel tesadüfler.. Sanki gerçekten kader onları birleştirmeye çalışıyormuş gibi...

İzleyince uzun süre etkisinden çıkamadım. Biz olsak bu kadar cesur olamadığımız için kaybederiz her seferinde...

Ne bir yabancıya o kadar sıcak bakabiliriz, ne de yıllar sonra dönüp şansımızı deneriz.. Biz kaybolur gideriz...

İzleyin siz de benim gibi yer yer kahkahalar atacaksınız... Yer yer heyecanlanacaksınız.. Ve siz de film bittiğinde şaşkınlıkla bu filmin açmazlarına takılacaksınız... :)

İyi seyirler...

selami şahin ve ben :)

Halimi görseniz gülersiniz şimdi... Sabahtan beri dilime dolanmıştı bir  Selami Şahin şarkısı :)


Eve geldim şarkıyı dinleye dinleye blog yazımı yazdım.. E ama sonrasında takılı kaldım :)


Kendimi alamıyorum dinlemekten... Adam her duyguyu dile dökmüş gibi sanki...


"Sen beni unutmuş gibisin, ben hala deliyim, hala sevdalı..."


"Alışmak sevmekten daha zor geliyor..."


"Seninle başım dertte. Ne yapsam bilmiyorum..."


"Gitme sana muhtacım..."


"Sensizlik bir uçurum... Tut artık ellerimden..."


"Seni sevmediğim yalan...Kızgın bir anımda söyledimi, yalan..."


"Sen yoksan her şey eksik, sen varsan her şey tamam..."
"Sen mevsimler gibisin değişirsin sevgilim..."


Şu sözleri gerçek hayatta sevgilisine söyleyebilen erkekler 1-0 öndeler... Ben bunu bilir bunu söylerim. Kaç erkekte var böylesi bir dürüstlük, saflık? Bu kadar net duygularını anlatan kaç erkek var?


Orada var olan erkekler, alkışlıyorum sizi :)

şizofreni yalnız oynanmaz - rahmi vidinlioğlu

Nihayet  okunmaya başlandı ve okuması bitti :)


Rahmi'nin bana yolladığı kitapları sevinçle almama rağmen

Şizofreni Yalnız Oynanmaz'ını geç okumaya başladım ve haliyle geç bitirdim.



Yoğun tempoda 20 gün sürdü okumam. (söylerken utanıyorum kendimden)



Her neyse gelelim kitaba... Fotoğrafları büyütürseniz kitapta benim altını çizdiğim yerleri göreceksiniz... Başlarda düşünmekten kitabı ilerletemesem de ortalarında hikaye iyice yerine oturuyor ve akıp gidiyor...



Birazcık psikoloji birazcık sosyoloji ve birazcık da kelime oyunlarına ilgiliyseniz kitap tam size göre demektir! :)



Umuyorum okurken size de aynı zevki verir.







11 Şubat 2010 - Şehnaz Baykuş

babamla rakı...

Küçüklüğümün en canlı hatıralarındandır...


Ben ilkokul çağlarımdayken, Bodrum Güvercinlik'te denizin kıyısında kocaman balkonlu bir evimiz vardı.... Gidenler bilir, güvercinlik merkezin biraz daha dışında sessiz sakin küçük bir yerdir. Adnan Şenses'le komşu olduğumuzu hatırlıyorum :)


Günün kavurucu sıcağının ardından hafif rüzgarlı, serince bir kızıllık çökerdi... Sema renkten renge girer, el ayak hafiften çekilir, balkonlardan, açık pencerelerden çatal bıçak sesleri gelmeye başlardı... Bazı evlerden şen kahkahalar yükselir, otellerin pansiyonların yemek yemek salonlarından sohbet sesleri gelirdi kulaklarımıza... Ninni gibi, güzel okunan bir şiir gibi zevk verirdi kısık da olsa duyulan bu sesler...



Babam balkonun sol tarafında bir sandalyeye otururdu denize karşı... Yanında bir şişe rakı, bir tabak peyniriyle... Dahasına gerek yoktu ki zaten.. Ben balkonun iç tarafında kardeşimle oyun oynardım... Bazen annem de babamın karşısına bir sandalyeye kıvrılırdı. Babam orada saatlerce otururdu. Ortalık kararır, insalar sahil kenarında gezmeye çıkar, sokak lambaları ışıl ışıl yanardı.. Babam içerdi... Ben babamı izlerdim... İzledikçe babama hayran olurdum... Yalnız ve dik duruşuna... Kararlı susuşuna... Babama...


Bir gün kardeşime "Gel gel iç bakalım beğenecek misin?" dedi. Kardeşim "Ben onu içmem. Ne o?" dedi "Ayran" dedi babam, bana göz kırptı :) "İnanmıyorsan önce ablan içsin" dedi bana bir yudum içirdi... Tadı kokusu hala damağımda o rakıdan aldığım yudumun... Kardeşim de biraz bana özenerek şöyle bir değdirdi dudağını... Sonra da "öööğ" diyip balkondan aşağı tükürdü... Kahkahalarla güldü babam :)


Şimdi düşünüyorum da yalnız değilmiş babam o köşede rakısını içerken... İçince anlıyor insan kulağa çalınan her sesin bir müziğe kavuştuğunu, her sohbetin zamanı durdurduğunu... Bazen annemin babamın karşısına oturması, benim babamın yanına oturup onu izlemem, kardeşimin benimle oyunlar oynaması... Şimdi anlıyorum bunların kıymetini...



Ben ortaokul birinci sınıfa geldiğimde kaybettim babamı... Şimdi onunla o balkonda, karşılıklı birer sandalyede, ortadaki sehpada en kral sofradan daha gerçek olan bir peynir tabağı ve rakıyla, en gerçek muhabbeti etmek için her şeyimi verirdim...


Şimdi sanıyor musunuz ki içtiğim her rakının bir parça babamdan yadigar değil, her sofrada onunla muhabbet etmiyorum ben...

Şimdi sevdiklerinizle sevgiyle kurulan her gerçek sofrada, en gerçek sohbetlerinizi edin... Bilin ki gerisi boş bu dünyada... En gerçek an, bu an, bu dakika... Hadi ne duruyorsunuz, sofraya...

30 Ocak 2010 - Şehnaz Baykuş

mahrem - elif şafak


gözbebeği: İnsanlarda yuvarlak, hayvanların çoğunda elips biçimindedir. Gözbebeğinin çapı, irise gelen ışığın miktarına göre değişir. Karanlık ve uzaklık büyütür gözbebeğini; aydınlık ve yakınlık küçültür. Yani bu kararsız çember, ışık varsa küçülür, ışık yoksa büyür. Yakına bakarken de küçüldüğ...üne göre, yakın olan aydınlıktır, aydınlıktadır. Uzağın payına karanlık düşer. Zaten karanlığı kimse yakınında görmek istemez.



Aşık olunca da büyür gözbebeği; demek ki aşık olunan hep uzaktadır. Aradaki mesafenin verdiği acıyı azaltmak için,işte bu yüzden maşuka “gözbebeğim!” diye hitap edilir...

telefon defretinden silinip gidenler...

Bugün bir arkadaşımlar derin sohbetlere daldık... Hayatımıza girenler, çıkanlar ya da çıkarttıklarımız...


Ne kadar çok insanı silmişim ve ne kadar halsizim yenileri için çaba gösterip, olduramayıp, yeniden silmekten... Telefon defterimde maksimum on insan vardır devamlı konuştuğum. en az 50 kişiyle yıllardır konuşmamışımdır. Peki neden durur bu kadar insan hala telefonumda? Msn listemdeki ka kişiyle düzenli sohbet ediyorum da yüzlerce insan duruyor hala? "Hımmm kimler online?" dedikten sonra aslında kimlerin online olduğuyla ilgilenmiyorsam ne diye barındırıyorum bu insanları?


Öğrendiğim bir şey var ki hayatta, seni yargılamayan, senin yargılamadığın, hatanı yüzüne söyleyen ama ssan hep destek olan 3-5 kişiden fazlası çok da gerekli değil... Kimsenin lise düzeyi tavırlarıyla uğraşmak zorunda değil insan... Biz o dönemleri atlattık.. Büyüdük, olgunlaştık.. Hamları yanımıza alıp pişirmeye çalışmanın çok da bir anlamı yok... Onları pişirirken  helak olmanınsa ulvi bir amaç olduğunu hiç sanmıyorum :)


Şimdi oturup bütün telefon rehberimi düzenlesem, onlarcasını silsem daha iyi hisseder miyim kendimi bilmiyorum... Eskinin çöpçülerindenim ben... "Bi gün lazım olur dursun" diyenlerdenim, arkadaşlarımla geçirdiğim güzel günün anısına peçeteye not düşüp saklamışlığım, biletleri, hediyeleri, mektupları atamamışlığım vardır. Şimdi Lazım olmayacağını bildiğim bu numaraları ne diye taşıyorum acaba?


Anılar da bir yere kadar di mi ama? :)

1 Aralık 2009 - Şehnaz Baykuş

telefon defretinden silinip gidenler...

Bugün bir arkadaşımlar derin sohbetlere daldık... Hayatımıza girenler, çıkanlar ya da çıkarttıklarımız...


Ne kadar çok insanı silmişim ve ne kadar halsizim yenileri için çaba gösterip, olduramayıp, yeniden silmekten... Telefon defterimde maksimum on insan vardır devamlı konuştuğum. en az 50 kişiyle yıllardır konuşmamışımdır. Peki neden durur bu kadar insan hala telefonumda? Msn listemdeki ka kişiyle düzenli sohbet ediyorum da yüzlerce insan duruyor hala? "Hımmm kimler online?" dedikten sonra aslında kimlerin online olduğuyla ilgilenmiyorsam ne diye barındırıyorum bu insanları?


Öğrendiğim bir şey var ki hayatta, seni yargılamayan, senin yargılamadığın, hatanı yüzüne söyleyen ama ssan hep destek olan 3-5 kişiden fazlası çok da gerekli değil... Kimsenin lise düzeyi tavırlarıyla uğraşmak zorunda değil insan... Biz o dönemleri atlattık.. Büyüdük, olgunlaştık.. Hamları yanımıza alıp pişirmeye çalışmanın çok da bir anlamı yok... Onları pişirirken  helak olmanınsa ulvi bir amaç olduğunu hiç sanmıyorum :)


Şimdi oturup bütün telefon rehberimi düzenlesem, onlarcasını silsem daha iyi hisseder miyim kendimi bilmiyorum... Eskinin çöpçülerindenim ben... "Bi gün lazım olur dursun" diyenlerdenim, arkadaşlarımla geçirdiğim güzel günün anısına peçeteye not düşüp saklamışlığım, biletleri, hediyeleri, mektupları atamamışlığım vardır. Şimdi Lazım olmayacağını bildiğim bu numaraları ne diye taşıyorum acaba?


Anılar da bir yere kadar di mi ama? :)

1 Aralık 2009 - Şehnaz Baykuş

bayram ziyaretleri vol.2

Bugün bayram ziyaretlerimizin ikinci kısmında eski mahallemize ve komşularımıza da gittik. Annem komşularına gidip geliyordu ama ben yıllardır gitmemiştim.



Çok farklı bir deneyim oldu benim için... Yook öyle uzun zamandır görmediğim komşulardan değil, uzun zamandır görmediğim mahallemden dolayı...


Küçükken insanın gözüne dünya kooskocaman gözüküyormuş :)


Meğer yerden yüksek oynadığımız duvarlar hiç de yerden yüksek değilmiş :)

Tırmana tırmana bi hal olduğumuz duvarlar şimdi belime geliyorlar :)


Dalmak için girdiğimiz bahçeyi orman falan sanıyorduk, oysa içinde 4-5 tane ağaç olan minnacık bir yer...


Hele sokaklar binalar... Karşıdan karşıya geçtiimiz o dar sokağı cadde mi sanıyorduk ne? :) Yokuş diye paten kaymadığımız sokağa yokuş demeye bin şahit ister :)


Uzak dediğimiz bakkal 3 bina yukarıda sadece :)


Sakızlardan çıkan dövmeler yapıştırdığımız binamızın duvarlarında hala duruyor :)


Çok farklı bir histi yaşadığım ne kadar anlatmaa çalışsam boş...


28 Kasım 2009 - Şehnaz Baykuş

10 Mayıs 2010 Pazartesi

bayram ziyaretleri vol.1

Elbette anlatacak akraba ziyaretleri var... Konuşulanlar, küçüklerin el öpmeleri, bir türlü ilerleyen yaştan dolayı harçlık toplayamama... Ama bizim evdeki en önemli ziyaret mezarlığa yapılandır.



Önce babamın mezarı olmak üzere diğer vefat etmiş akrabaların, tanıdıkların kabirleri tek tek gezilir...


İçime sıkıntı verir huzurdan çok... Rahat davranamam bir kere... Konuşsam kelimeler gereksizleşir, sussam kalbim ağrır...


Yüzlercesi yatıyor burda, yok oluyorlar... Gitgide silikleşiyor hafızalardaki resimleri... Bir zaman sonra isimlerini duymak daha az acı vermeye başlıyor... Her mezarlığa gittiğimde alan daha da bir genişlemiş oluyor... Ne kadar çok insan ölüyor gidince anlıyor insan...


Bayram günü neşenizi kaçırmak istemezdim ama, yazdıktan sonra unutmak daha kolay oluyor...


Bu bayram sevin birbirinizi... Zaman geçiyor... O ünlü sözde olduğu gibi....



"Yayılın çimenlerin üzerine….. Acele edin…. Er veya geç… Çimenler yayılacak üzerinize…"





28 Kasım 2009 - Şehnaz Baykuş

yeniden başlamak

Hayat her gün yeniden başlıyor...



Ben bugünü yeniden başlattım kendim için...



Uzun zamandır bir ottan farksız şekilde hayatımı idame ettiriyordum :) İşe git, işten gel, okula git, okuldan gel, bilgisayarda takıl, yine işe git, yine işten gel......... Bugün bu kısır döngüyü kırdım :) Uuzun zamandır karakalem çalışmalarım için bir eskiz defteri ve kalemler almak istiyordum.. Office kırtasiyeye girdim, doooğru boyaların olduğu tarafa... istediklerimi aldım ve çıktım mutluyum :)








Daha sonra ayağı alçıya alınan arkadaşımı ziyarete gittim. Gittiğim için de oldukça mutlu oldu.





Eve dönerken çiçekçilerin önünde kaldım öyle... Kırmızı kırmızı çiçekler göz kırpıyordu bana.. Kıramadım onları satın aldım. Eve geldim vazoya koydum süsledim püsledim :) Yarın da bayram.. Oh mis :)





Kendimi mutlu etmek için bir şeyler yaptıım :)




Siz de yapın.. Yüzünüzü her ne güldürecekse...


Herkese iyi bayramlar :)





26 Kasım 2009 - Şehnaz Baykuş

yeniden başlamak

Hayat her gün yeniden başlıyor...



Ben bugünü yeniden başlattım kendim için...



Uzun zamandır bir ottan farksız şekilde hayatımı idame ettiriyordum :) İşe git, işten gel, okula git, okuldan gel, bilgisayarda takıl, yine işe git, yine işten gel......... Bugün bu kısır döngüyü kırdım :) Uuzun zamandır karakalem çalışmalarım için bir eskiz defteri ve kalemler almak istiyordum.. Office kırtasiyeye girdim, doooğru boyaların olduğu tarafa... istediklerimi aldım ve çıktım mutluyum :)








Daha sonra ayağı alçıya alınan arkadaşımı ziyarete gittim. Gittiğim için de oldukça mutlu oldu.





Eve dönerken çiçekçilerin önünde kaldım öyle... Kırmızı kırmızı çiçekler göz kırpıyordu bana.. Kıramadım onları satın aldım. Eve geldim vazoya koydum süsledim püsledim :) Yarın da bayram.. Oh mis :)





Kendimi mutlu etmek için bir şeyler yaptıım :)




Siz de yapın.. Yüzünüzü her ne güldürecekse...


Herkese iyi bayramlar :)





26 Kasım 2009 - Şehnaz Baykuş

yüreğinin götürdüğü yere git - susanna tamaro


"Kendine dikkat et. Büyürken yanlışların yerine doğruları koymak istediğinde şunu anımsa: Yapılacak ilk devrim, insanın kendi içinde yapacağıdır, evet ilk ve en önemli devrim budur. İnsan kendi hakkında bir düşünceye sahip değilken bir düşünce uğruna savaşmak, yapılabilecek en tehlikeli şeylerden biridir.


Yolunu yitirdiğini, şaşırdığını hissettiğin zaman ağaçları düşün, onların büyüme biçimini anımsa. Unutma ki yaprağı gür ama kökü zayıf bir ağaç ilk güçlü rüzgarda devrilir. Oysa kökü güçlü ve az yapraklı bir ağaçta can suyu binbir güçlükle dolaşır. Kökler ve yapraklar aynı ölçüde gelişmelidir. Olayların içinde ve üzerinde olmalısın, ancak böyle gölge ve sığınak sunabilir, ancak böyle doğru mevsimde çiçekler ve meyvelerle donanabilirsin.


Ve sonra, önünde pek çok yol açılıp sen hangisini seçeceğini bilmediğin zaman, herhangibirine öylece girme, otur ve bekle. Dünyaya geldiğin gün nasıl güvenli ve derin derin soluk aldıysan, öyle soluk al, hiçbir şeyin senin dikkatini dağıtmasına izin verme. Bekle ve gene bekle. Dur, sessizce dur ve yüreğini dinle. Seninle konuştuğu zaman kalk ve yüreğinin götürdüğü yere git..."