27 Haziran 2010 Pazar

DİNDİ...

Deniz kabardı, çalkalandı, dalgalandı. Dalgalar durduğunda, yıkık iskeleler buldum. Kıyıya vuran tahta parçaları ve birkaç parça eşya... Kimbilir deniz neleri yutmuştu da ispat ediyordu kalanları yollayarak...




Dindi yağmur...




Geriye yine yalnızlıklar kaldı. Kuşlar bile sinmişler çatı aralarına, yüksek balkonlara... Su birikintilerinde bazı berrak, bazı bulanık suretlerim, yollarda dallarından ayrılıp asfalttan medet uman ıslak yapraklar ve ben... Yalnızdık... Bir yap-bozun eksik parçaları gibi, bütünden ayrı...




Dindi yağmur...




Geriye sessizlik kaldı... Şehrin ıslak sokaklarında sadece kendi ayak seslerim... İnsanlar evlerine çekilmiş... Yolda saati soracak tek bir kişi yok... Otobüs durağında otobüsün gidip gitmediğini soracak, otobüs geldiğinde ziyaretine gidecek tek bir insan... Çocuklar bile topları ıslanmasın diye çıkmamışlar sokağa oynamak için...




Dindi yağmur...




Umdum ki yüreğimdeki fırtınalar da dinsin... Dinmedi...

Şehnaz Baykuş - 28 Haziran 2010

22 Haziran 2010 Salı

YARIM...

Yıllardır sorulan bir soru vardır hani, şimdi kendime sorduğum: "Gitmek mi daha zor, kalmak mı?"

Ölümü düşündüm yine, ölümümü.. Gidişini sonra, ardından kalışımı...

"Gitsem" dedim...

"Gitmese kalsa.." dedim...

"Gitse?" "Kalırım" dedim...

Düşündüm sevgili.. Gidişinin ardında kalabilmenin nasıl mümkün olacağını düşündüm. Gitmesen kalmaya ne kadar dayanabileceğini... Giden ben iken seni durdurmaya gücümün yetip yetmeyceğini düündüm sonra...

Sustum... Sen gitsen bir ömür susacağımı düşündüm...

Madem gitmeyi bu kadar istiyorsun, git... Ama bil ki her şey yarım...

Bir bebeğin babasının yokluğunu hissedip ansızın ağlaması gibi, bir eşin yanındakinin kıymetii bilmediğini anlaması gibi, bir sevgilinin bir ömür yüreğindeki derin yarayla yaşaması gibi... Yaşamak artık yarım...

Gidişin bencillik demek.. Belki de bugüne kadar hakettiğin en büyük ödül bencil olmak...

Kal diye değil, bil diye...

Madem gitmeyi bu kadar istiyorsun, git... Ama bil ki her şey yarım...

Sen gidince hatırlayacağım bana söylediğin her bir cümleyi... "Rakı bu, extacy değil ki cesaret versin" deyişini mesela :) Bir çok  şeyini özleyeceğim...

Kitapçıdaki kıza kur yapmak için "Yokluğumda çok kitap okundu mu?" diye soracağını söylediğini... Ve anında hatırlayacağım bu cümleyi duyduğumda inceden yüreğime oturan kıskançlığı...

"İçinde kinaye olmayan bir yazı yazmak istiyorum" dediğimde bana dönüp "Baştan belli, barındıracak" demeni sağlayan ince zekanı...

Avlu'yu...

Prenses'i ve Kral'ı...

3 kelimeyi...

En süpersonik'i...

Sen yine seni sev'i....

"İstediğin kadar gidebilirsin. Geldiğinde beni seni beklerken bulacaksın. Ama döndüğünde çok şey kaybetmiş bir adam olacak karşında. İstediğin kadar gidebilirsin ama sensiz her dakika ölen bir adamı belki gelişin bile diriltemez" demiştin... Sahi öyle mi?

YARIM...

Yıllardır sorulan bir soru vardır hani, şimdi kendime sorduğum: "Gitmek mi daha zor, kalmak mı?"

Ölümü düşündüm yine, ölümümü.. Gidişini sonra, ardından kalışımı...

"Gitsem" dedim...

"Gitmese kalsa.." dedim...

"Gitse?" "Kalırım" dedim...

Düşündüm sevgili.. Gidişinin ardında kalabilmenin nasıl mümkün olacağını düşündüm. Gitmesen kalmaya ne kadar dayanabileceğini... Giden ben iken seni durdurmaya gücümün yetip yetmeyceğini düündüm sonra...

Sustum... Sen gitsen bir ömür susacağımı düşündüm...

Madem gitmeyi bu kadar istiyorsun, git... Ama bil ki her şey yarım...

Bir bebeğin babasının yokluğunu hissedip ansızın ağlaması gibi, bir eşin yanındakinin kıymetii bilmediğini anlaması gibi, bir sevgilinin bir ömür yüreğindeki derin yarayla yaşaması gibi... Yaşamak artık yarım...

Gidişin bencillik demek.. Belki de bugüne kadar hakettiğin en büyük ödül bencil olmak...

Kal diye değil, bil diye...

Madem gitmeyi bu kadar istiyorsun, git... Ama bil ki her şey yarım...

Sen gidince hatırlayacağım bana söylediğin her bir cümleyi... "Rakı bu, extacy değil ki cesaret versin" deyişini mesela :) Bir çok  şeyini özleyeceğim...

Kitapçıdaki kıza kur yapmak için "Yokluğumda çok kitap okundu mu?" diye soracağını söylediğini... Ve anında hatırlayacağım bu cümleyi duyduğumda inceden yüreğime oturan kıskançlığı...

"İçinde kinaye olmayan bir yazı yazmak istiyorum" dediğimde bana dönüp "Baştan belli, barındıracak" demeni sağlayan ince zekanı...

Avlu'yu...

Prenses'i ve Kral'ı...

3 kelimeyi...

En süpersonik'i...

Sen yine seni sev'i....

"İstediğin kadar gidebilirsin. Geldiğinde beni seni beklerken bulacaksın. Ama döndüğünde çok şey kaybetmiş bir adam olacak karşında. İstediğin kadar gidebilirsin ama sensiz her dakika ölen bir adamı belki gelişin bile diriltemez" demiştin... Sahi öyle mi?

20 Haziran 2010 Pazar

Babama açık mektup...

Evet bir Babalar Günü'yle daha baş başayız.




12 yıldır köşe bucak kaçarım bugün geldiğinde... Sokakta karşılaştığım el ele yürüyen bütün baba kızlardan saklanırım.. Gözlerimi kapar, kulaklarımı tıkarım. Nereye gidersem gideyim yanımda, aklımda bir sen kalırsın... Babamsın...




Her babalar gününde senden sonra bulduğum şiir defterinin arka sayfasına bir mektup daha yazarım, gidişinin yıldönümlerinde olduğu gibi... Gizli posta kutumuz gibidir şiir defterin... Herkes uyuduktan sonra elime alır, herkesten gizli açarım. Önce bütün şiirlerini tek tek okur, imzanı, el yazını incelerim. Özlemin gitgide ağırlaşmaya başlar omuzlarımda. Ve sonra çevirip arkasını yıllardır sana yazdıklarıma bakarım. Alır elime kalemi kaldığım yerden yazmaya başlarım. Nefes alırken zorlanılan bir yokuşu tırmanmak olunca hayat, kalemi alıp sana yazmak, çok değil birkaç dakika huzur veriyor inan. Yok olman engel olamıyor seninle paylaşmama dertleri.

Bütün mektuplarda anafikir aynıdır aslında... Özlemişimdir, hayat bana her zamanki gibi ağır gelmektedir, seninle hayatın ne kadar güzel olacağını düşünüyorumdur... Evet yine bir Babalar Günü'dür. Evet yine reklam panolarında babalı kızlı resimler, televizyonda babalar günüe özel programlar, mağaza vitrinlerinde babalara alınacak hediyeler vardır...  Evet evet ben yine ağlamışımdır. Bir gün biri bana senin beni gördüğünü söylemiştir ve ben ne kadar inanmasam da "Ya görüyorsa?" şüphesiyle yüzümü silip durmaktayımdır...

Verebileceğim bir hediye yoktur yine sana... Elim kolum  bağlı öylece oturmak en büyük çaresizlik demektir. Hayata karşı çaresiz... Bütün ışıltılarıyla karşımda dururken hayat, gözlerim kamaşmaktadır. Ne kadar gözlerimi kaçırsam da inkar edemem bir türlü, yok sayamam...

Şimdi elimde yine şiir defterin... Gizlice koyacağım yastığımın altına... Uyumasını bekleyip tüm ev halkının satır satır yazmaya başlayacağım sana... Çünkü; yine seni özledim, yine hayat bana ağır gelmeye başladı, yine sen yaşasan her şeyin ne kadar güzel olabileceğini düşünüyorum...

Görüyormuşsun beni sen, bir gün öyle söylemişti biri... Eğer görüyorsan, üzülme olur mu? Mutsuzluklarımın mimarı sen değilsin...  Üzülme, yokluğun yıprattığı kadar güçlendirdi beni... Daha dik duruyorum artık, biliyorum beni yıkacak bir şey yok bu dünyada...

Eğer beni görüyorsan baba, neyse...

Seni seviyorum... Babalar günün kutlu olsun...




Şehnaz Baykuş - 20 Haziran 2010



18 Haziran 2010 Cuma

KAYIP ZAMANLAR 2...

Bir deniz otobüsünde, suyun üzerinde kayıp gidiyorum...

 

Ah ne kadar düşünce çok düşünce var aklımda... Gidenler... Kalanlar... Yitenler...

 

Vücudumu suyun serinliğine kaptırıp, bir anda bilekliğimin artık kolumda olmadığını fark etmek gibi  zaman... Sayısız kere dalıyorum suyun dibine... Gözlerim tuzdan kıpkırmızı olana, nefesim düzensizleşene kadar arıyorum yitirdiklerimi... Yalnız bahaneler buluyorum suyun dibinde. Binbir çeşit yosunu, durmak bilmeyen dalgaları ve yitirdiğimi alıp giden akıntıyı suçluyorum. Oysa biliyorum sıkı bağlanmamış bir bilekliğin gevşeyip sıyrılması bileğimden, onların suçu değil... Kıymet bilmememden... Kaybettikten sonra değerlenmesi benim cahilliğimden...

 

Tutulamıyor işte zaman... Bir türlü... Ne kadar uğraşsak da düğümü bir kere atmanın yeteceğini sanıyoruz. Yetmediğini, bileklik suda kaybolduğunda dönüp denize bakınca anlıyoruz...

 

Tutmalı zamanı... Ama nasıl?

 

Şehnaz Baykuş - 18.06.2010


 

KAYIP ZAMANLAR...

Bazen hayatın bir türlü denk gelmeyen zamanlar bütünü olduğunu düşünüyor musunuz siz de?



Hep birbirine geç kalmakla erken gelmek arasında dolanıp asla tam vaktinde bir arada olamadığınızı hissediyor musunuz?



Ömrünüz beklemekle mi geçiyor yoksa bekletmekle mi?



Bir gün biriyle saatlerinizi buluşma vaktine ayarlayıp, tam da sözleştiğiniz yerde karşılaşmayı başardığınızda  artık hayatlarınız sona erene kadar ayrılmayacağınızı düşünecek kadar umutsuz vaka mısınız?



Klübe hoşgeldiniz! :)



Ben bazen hayatın bir türlü denk gelmeyen zamanlar bütünü olduğunu düşünüyorum. Birini ya erken geldiği için kabul etmiyor ya da geç geldiği için kovuyorum. Birilerinin hayatna dahil olmak istediğimde ya erken gelmiş olduğumu fark edip sonra gelmek için geri dönüyorum ya da geç gelip kendimden utanıyorum. Bazen bu iki eylemi aynı insanda gerçekleştiriyor ve merak ediyorum: Acaba bir gün bir şekilde denk gelecek miyiz?



Bazı cümleler üşüşüyor beynime yüzyıllardır söylenegelen... "Her işte bir hayır vardır" gibi, "Her iyinin içinde bir kötü, her kötünün içinde bir iyi vardır" gibi...



Ah bu cümleler... İnsanın elinden kayıp gidenlerin yasını tutmasına bile izin vermiyor bazen...



Zaman akıp giderken, şanslar da kayıp gidiyor...


Şehnaz Baykuş - 18.06.2010

8 Haziran 2010 Salı

Yürüyorum...

Hiç saatlerce bir menekşenin karşısına geçip ağladın mı? Ona “Gitme!” diye yalvardın mı? Hayatındaki herkesin teker teker yok olduğu hissi sana acı verdi mi? Boğazına düğümlenen kelimeleri haykıramamanın çaresizliğini hissettin mi? Koca bir karanlıkta kaybolduğun oldu mu? Yersiz, yurtsuz, yolsuz... Karanlığın seni nereye götürdüğünü bilmeden yürüdüğün oldu mu?

Yürüyorum...

Ne boğazımdaki düğüm çözülüyor, ne de bir nehre vurulan kilidi kırmış gibi akan göz yaşlarım diniyor...

Yürüyorum...

Koca bir okyanusum ben ve içimde anlamsız fırtınalar kopuyor! Gemiler batıyor yüreğimin derinliklerine, acı veriyor...

Yürüyorum...

Çoğu zamanki gibi kim olduğumu bilmez, kendimi anlatacak cümleler kuramaz halde yürüyorum. Konuşmaya bile dermanım olmadan...

Yürüyorum...

Arada bir, birkaç köpek uluyor uzaklarda. Sonra onlar gibi olabilmeyi diliyorum! Bir parça kuru ekmeğe şükredebilmeyi, güneş tenimi ısıtırken bir çimenlikte uyuyakalmayı ve öldüğümde kimseye acı vermemeyi diliyorum...

Yürüyorum...

Kırılan hayallerimi berrak bir suyun dibinde uzaktan izleyerek, yenilerini kurabilmek dileğiyle...

Yürüyorum...

Küçük, kahverengi bir kelebek süzülüyor yanı başımdan. Deredeki taşların üzerinde zıplayan bir çocuk gibi sekerek havada uzaklaşıyor. Başka zaman görsem yüzümde bir gülümseme oluşturacak olan bu küçük kelebek beni mutlu etmiyor... Gözlerimde birer damla yaş, onun ömrünün sadece bir gün olduğunu düşünüyorum...

Ve... yürüyorum...

7 Haziran 2010 Pazartesi

Gittin...

Gittin...






Bir zaman yastığına gömdüm başımı

Teninin kokusunu çektim içime

Önce kokun gitti yastığından

Sonra da yastığın, kokunu salan...






Gittin...






Kıyafetlerine sarılarak uyudum her gece

Hayaline daldım saatlerce, günlerce

Önce sen gittin evlerden odalardan

Sonra da kıyafetlerin, seni saran...






Gittin...






Duvardaki anılarında aradım seni çoğu zaman

Fotoğraflarda kalanlardı anlam taşıyan

Önce anıların gitti duvarlardan

Sonra da fotoğrafların, seni yaşatan...






Gittin...






Önce sen gittin yanına umutlarımı alarak

Sonra da beni götürdün, benden çalarak...



Şehnaz Baykuş

3 Haziran 2010 Perşembe

Eşyalar...


"Kaldırıp atmak da, mülk edinmeye çalışmak da kendilerini eşyaların sahibi zannedenlere mahsustur. Oysa sahipleri değil, sadece hikayeleri vardır eşyaların. Ve zaman zaman bu hikayeler, onlara bulaşan bu insanlara sahip olur..."



İlkokuldan kalma küçük kalemlerimi saklarken hala, evimi yuvamı bırakıp gitmek de neyin nesi?

Taşınıyorduk... Kiracısı olduğumuz evden ayrılıp yeni satın almış olduğumuz o büyük evimize taşınıyorduk. Hem o evde kendime ait bir odam da olacaktı. Ama mutlu değildim, olamıyordum. Yeni eve geldiğimizde oturup saatlerce ağladım. Benim derdim başkaydı; o evin duvarlarında babam vardı. Attığımız eski koltuklarda anılarım, eskimiş halımızda çocukluğum vardı. Fakat yeni evimizde hiçbirini göremeyecektim artık...

Babamla ne çok hatıralarım vardı yaşadığım... Sabahları kahvaltı masasındaki hali hala gözümün önünde. Uykusundan uyandırırken oynadığımız oyunların hepsi aklımda. Orada bir ev vardı ve evin içinde babam... Babam hala o evin duvarlarında, sanki çağırsam gelecekmiş gibi yaşıyor, biliyorum...

Hayatımı temel yapıp üzerine anılardan, yaşanmışlıklardan koca bir bina dikmiştim. Kimsenin bilmediği sırlarımı öğrenmişti eşyalarım. Ağladığıma, dertlendiğime tanık olmuşlardı hepsi... Ama bir gün içinde yitip gitmişlerdi işte...

Bir dilleri olsa da konuşsalar keşke... Neler anlatırdı o eşyalar bize? Sorsaydım duvarlara "Babam nerede?" o zaman tek tek canlanırdı anılar, serilirdi gözlerimin önüne...

Bir de fotoğraflar var tabi hayatımıza anlam veren. Bakınca geçmişteki güzellikleri getirir insanın aklıma. Gülümseriz her seferinde...  Hiç yaşlanmayacak bedenlerimizle, en çocuksu hallerimizle var oluruz onların içinde...Eşyalar kendimizi göremediğimiz aynalar bence. Fotoğraflar gibi onlar da yansıtırlar bizi...

Eşyalar... Eşyalara tohumlar ektiğimiz topraklar diyebiliriz aslında. Anılarımızı ekeriz tek tek, özenle... Henüz filizlenmemiş olsalar da toprağın içinde yavaş yavaş büyüdüğünü, her geçen gün daha çok anlam kazanıp değerlendiğini biliriz... Ürürnlerimizi toplar, anılarımızı biriktiririz odalarda...

Yaşayan varlıklardır eşyalar... Gören duyan, hisseden ama susan... Yaşamlarımızı saklayan... Dönüp geriye baktığımızda ilk aklımıza gelen...

Şehnaz Baykuş - 7 Kasım 2003

1 Haziran 2010 Salı

The End

Her şeyin sonuna geliyoruz yavaş yavaş...

Mutlu bir son bekliyoruz....

"Bir son gelecekse bari mutlu bi son olsun" diyoruz...

Umut içimizde...

Umut geleceğe dair...

Gelecek belirsiz...

Bütün bu belirsizlik içinde umut etmek git gide zorlaşıyor...

Bekliyoruz...

Susuyor, sabrediyor, hala umut ediyoruz...