11 Kasım 2011 Cuma

GÖRDÜĞÜME SEVİNDİM - İclal Aydın


2005 yılında okuyup altını çizdiğim bir kitap daha... O zamanlar kitapları daha bir farkındalıkla okuyormuşum sanırım. Nasıl desem? Sanki her cümleye daha bir önem atfediyor, üzerinde daha bir duyuormuşum. Ne kadar çok cümle iz bırakmış baksanıza...


Kısacık saçları ve sıcacık gülümsemesiyle kitabın kapağındaki İclal, insanın içini ısıtmıyor mu sahi?


İyi okumalar...


Rağmen:
  • Bu, beklenmedik bir rüzgar çıkması gibi... "Hay Allah, üzerime hırka da almamışım" dedirten... Üşüten... Kaçmayı, koşturmayı, gördüğüm ilk ağaç altına, ilk saçağa sığınmayı isteme durumunda bırakan... "Mutlu muyum" diye soruyor babam bana... Sanki yere düşmüştüm, sanki kimse görmemişti, sanki avuçlarımın içi acıyordu, sanki ağlamamak için zor tutuyordum kendimi; derken işte tam da o sırada biri "Düştün mü küçük, bir yerin acıdı mı?" diye eğiliverdi sanki... Yumru yumru olmuş kalbime biri dokunuverdi...
Aynada Dünya Dağınıklığı:
  • Nasıl öğrettiler bize boyun eğmeyi?... Şahane olmadığımıza, güçlü olmadığımıza dair beslediğimiz o çok köklü inançsızlık mı bizi bu hale getirdi?
Duvar:
  • İnsan bazen başka hikayelere ağlarken içeride bir yerde kapısı aralık kalmış kendi hikayesine ağlar aslında...
  • Her insan bazen bir duvarın dibinde geride bıraktığı güzel günlere ağlıyor...
Tanıdıkça:
  • "İnsanları tanıdıkça daha az sever oldum."
  • "İnsanlara verdiğim kıymeti ekseriyetle kendim geri almak zorunda kaldım beyefendi."
O İlk An:
  • Kar yağıyor, eriyor... Dışarıda bir hayat durmaksızın koşuyor.
Yaşar Gibi Yapıp Hiç Yaşamadım:
  • O anlatıyordu, bense sanki ağlamak için başına oturduğum bir filmi izler gibi onu izliyordum.
  • Bir karar vermek için geç olmamalı aslında. Kimi korktuğu için, kimi tembellikten, kimi de farkında olmadığından veremiyor hayatıyla ilgili kararları...
  • Oysa bir mutsuzluğu bitirebilmek için insan kendi hayatının farkında olmalı...
Duvarın Son Parçası:
  • Vurulanlar, kurtulanlar ve ne yazık ki bir satranç oyununda piyon olanlar...
Bir Şehre Uyanmak:
  • Uykudayken bir insan nasıl masumsa, o masumiyetindeyken görüyorum şehri şu anda.
Aşk Bu, Geçer:
  • "Geçmiş", dedim dudağımın arasından... "Hayır" dedikardeşim. "Kanıyor baksana..."
Hayallerim, Aşkım ve Ben:
  • "Yalnız yaşamayı öğrenmelisin" demiş bir arkadaşım. "Ben yalnız yaşamayı biliyorum. Sadece (bunu) istemiyorum" diye cevap vermişim.
Dünyanın Her Yerinde Aynı mı Ağrır Kadın Kalbi?:
  • Dünyanın her yerinde... Kirpiklerinde aynı dilden bir kederle...
Seni Seviyorum:
  • Unutmadan... Daha sonra aşk acısını "iyice" çekebilmek için kendilerine saklıyorlar erkekler kalplerini... Çünkü kemirip tükettikleri hep kadınların kalbi oluyor... Nedense!...
Yüzleşme:
  • On üç yaşımdayken bacaklarımın ağrısından uyuyamazdım geceleri. "Büyüyorsun, ondan ağrıyor." derdi annem.
  • Çektiğim onca acıya rağmen "büyümeyen" ruhum utandırıyor beni...
  • Gerçekten yaşadığı onca şeyden sonra nasıl oluyor da yürek hala aynı hataları yapıyor?
Ben Kalıyorum:
  • Ve her son, mutlu son olmuyor... Ama her bitiş gerçekten son mu oluyor, onu da bilmiyor insan.
Susma Zamanı:
  • Aslında... Hiçbir şey yok...
Sıfatlardan Kurtulmak İçin Size Geldim:
  • ... biliyorsanız, bize hayatı öğretin.
  • Beni kafasında biçimlendirdiği gibi görmekte inat eden sevgilim de suçlu...
Sana Geldim... Hepsi Bu...:
  • Ben karşımdakinin beni yolun ortasında terk edeceğini bile bile kendimi ona adıyordum. O beni terk edeceğini bile bile benden sevgimi ona sonuna dek kanıtlamamı istiyordu.
  • Yıllar sonra birgün hayatımda ilk kez sevgisi benim sevgimden daha güçlü olan biriyle yola çıktım. Ama bunun farkında değildim ve onu da öncekiler gibi koşullu ve hesaplı sanmıştım.
Seninle Bütün Hayatını Aldatan Hayalet:
  • Karşıma çıkan herkeste seni aramak... Seni hatırlattığı için birine aşık olduğunu sanmak...

Haftanın Kitaplığı 2

İlkini yayınladığımdan bu yana ne yazık ki hiçbir paylaşım yapmamışım bu başlık altında.. Eeee demek ki birikti size olan fotoğraf borcum. Hemen borcumu ödeyip bu bölümü düzenli olarak yazmak dileğiyle en güzel kitaplık fotoğraflarını paylaşıyorum :)



Yüksek tavanlı bir eve kim hayır diyebilir ki? Hem de yüksek tavanına kadar uzayan bir kitaplığı varsa :)



 Beyaz evler… Kıskançlıktan ölebilirim bu beyaz evlere bakarken… Küçücük bir kitaplık odası gibi olmamış mı? Giyinme odası yerine kitaplık odası.. Hımmm güzel fikir :)


Bir de kitaplığın içinde pencerenin de yer aldığı duvar kitaplıkları var. Bunlarda da gözüm yok değil… Bir de o pencerenin önü oturulabilecek bir sedir şeklinde olsa, orada okusak kitaplarımızı :)


Çalışma odasına şu eskitilmiş veya hakikaten eski olan masalardan koymak gerçekten çok güzel duruyor. Ama bu masaların yeterince büyüğü var mıdır?

Farkındaysanız hepsini istiyorum. Sizin seçiminiz hangisi olur? Malum hepsini birden yaptırmak zor olabilir :)

YARİM HAZİRAN - Can Dündar



Can Dündar’ı çok severim. Sade ve içten gelir yazdıkları bana hep… Bir dönem bütün kitaplarını toplama çabasına girişmiş, çoğunu elde etmiş fakat bir kısmını okuyamamıştım. Şimdi kitabın okunma tarihine bayıyorum da taaaa 2005 yılında 1 günde okuyup bitirmişim :)
Her denemenin altı çizi cümlelerini ayrı ayrı yazıyorum. Belki hoşunuza giden denemeden başlarsınız okumaya :) Yazıda iki denemeden hiçbir alıntı yapmadım. “Eğer” ve “Aşka ve Terke Dair”… Özellikle Aşka ve Terke Dair’in yeri benim için çok özeldir. Belki bir gün ikisini de ayrı ayrı paylaşırım sizinle… Hala okumadıysanız: TIK TIK

İyi okumalar…
Kış Güneşi Altında:
  • “Ne kadarı benim hayatım?…” diye soruyor musunuz kendinize; “…Ne kadarını başkaları yaşamış benim yerime… ya da başkalarının?…”
Pastırma Yazı Biterken:
  • Nüfus kağıdına aldırmadan seven bir aşık gibi…
Nehir:
  • … Ve karadan bir başka duyuluyor sesi nehrin…
Dolunaya İnat:
  • Ne gözümü alabildim… ne göze alabildim…
Uzaklara:
  • Deniz koymak çocukların adını; Denizler kadar cesur olsunlar diye…
  • “Beş yıl açık denizde nasıl dayandınız?” diye soruyorlar Uzaklar’ın kaptanına. “Ya siz” diye dalga geçiyor kaptan; “Ya siz beş yıl nasıl dayandınız kıyıya?”
  • “Bunu da aşacağız!   İmza: Bir dost…”
Uçurum:
  • İnsanın sözü geçmez, gücü yetmez bazen kendine…
  • Kalpse kalp, beyinse beyin… Bir kurşunla durur.
  • “Uzun süre uçuruma bakarsan, uçurum da senin içine bakar.”
İçine Atan:
  • Ters çıkarılmış bir kazağı düzeltir gibi içten kavrayıp dışa çevirirseniz ruhunu, sanki yıllar yılı söylenmeyip saklanmış, içe atılmış yüzlerce sözcük, hafızaya kelepçelenmiş binlerce söz, dile getirilmemiş on binlerce itiraz, akıtılmamış onca gözyaşı ilmek ilmek çözülüp saçılıverecektir ortalığa…
  • Oysa ne kadar gizlemeye çalışsa da, içindeki fırtınanın birilerince fark edileceği umudunu hep korur. Suskunluğunun her şeyi anlattığını sanır. Sanki onca gürültü içinde birileri gözbebeklerini okuyacak ve konuşmayı bilmeyen bir çocuğun derdini anlar gibi, iç dünyasında çağlayan nehrin sesini duyacaktır. Başını sessizce öne eğişinden, sitemkar imalarından, dargın yalnızlığından derdini anlayacak, şifresini çözüp sessizliğini sese çevirecek birini bekler umarsızca… Oysa gürültünün çağında, kimselerin vakti yoktur, anlatmayanın derdini anlamaya… Kimse kimsenin gözbebeğine bakıp konuşmaz; yüreğini dinlemeye yanaşmaz.
Nekrofili:
  • Ölüme tutkunuz, yaşamdan çok…
Nergis:
  • Hala bir sevdiğceğiniz yoksa, henüz kendinizi bulamadığınızdandır…
Keşke:
  • Dört mevsimlik bir sene olsa ömür, “keşke” onun güzüne denk gelir.
Martı:
  • Zaman ağlamadan durabilmek zamanıdır gecenin karşısında.
Bir Erkek Feminist Olabilir mi?:
  • Kadın denilen kayıp kıtayı keşfe çıkan milyonlarca erkek, çoğu zaman eli boş döner açık denizlerdeki nafile seferlerden… Keşfettiğini sananlarsa bir süre sonra (belki birkaç sene, belki birkaç saat) ayak bastıkları kıtayı bambaşka bir iklime bürünmüş bulunca, Kolomb sendromuyla “Acaba yanlış kıtada mıyım?” telaşına kapılırlar. Oysa genellikle kıta değildir yanlış olan; kaşifin kıtayı algılayış biçimidir… Asgari topografya bilgisinden yoksul oluşudur… Kıtanın bazen kaşife göre mevsim değiştirebilen, aynı anda birkaç iklimi bir anda yaşayabilen potansiyelini algılayamayışıdır. Güverteden karanın görünüşüyle, kıtadan kaşife görünüşü arasındaki farkı kavrayamayışıdır.
Kırık Kalpler Diyarında:
  • Ama yine de  öldüremediler aşkı… Çünkü bir aşkı, ancak bir başka aşk öldürebilir…

2 Ekim 2011 Pazar

Haftanın Kitaplığı 1

Herhalde içinizde beyaz ev tutkumu bilmeyen yoktur :)

Beyaz evlerler güzelim kitaplar birleşince mükemmel kombinler çıkıyor ortaya. Bundan böyle kendim için biriktirdiğim bu arşivden her hata bir tane paylaşmaya karar verdim :)



Bu güzelim yatak odası belli ki ormanın içinde ahşap bir binada bulunuyor... Duvardaki kitap okuyan kızın resmiyle birleşince huzurla uyunabilir bir mekan olmuş :)



Aahh ahhh umarım bir gün...

30 Eylül 2011 Cuma

Benim Küçük Prens'im!

Benim minicik birtanecik Küçük Prens'imin güzel bir baskısını gördüm Remzi Kitabevi'nde.. Size de göstermeden geçmeyeyim dedim :)


Kalın ve sert kapaklı bir Küçük Prens basımı...



Kapağı kaldırdığınız anda Küçük Prens'in koyunu yamuk bacaklarıyla karşınızda duruyor :)



Sayfalar kuşe kağıda, harfler büyük, resimler renkli ve normalden daha büyük boyuttalar. Zaten kitap da oldukça büyük boyutlarda.




Ve kitabın arka kapağında şöyle yazıyor:


" Doğrusu kimsenin kitabımı okurken hafife almasını istemem.


Bu anıları burada anlatabilmek için ne acılar çektim.


Dostum, koyunuyla birlikte gideli altı yıl oldu bile.


Onu sizlere anlatmaya çalışmamın nedeni,


onu unutmak istemiyor olmam.


İnsanın dostunu unutması çok acı bir şey.


Herkesin dostu olmaz.


Eğer dostumu unutursam,


rakamlardan başka bir şeyle ilgilenmeyen büyüklere benzerim."




Sırada Paşabahçe'nin çıkardığı Küçük Prens kupaları var :) Ne bu Küçük Prens çılgınlığı demeyin. Türkiye ve dünyada Küçük Prens'in koleksiyonerleri bile var. İnanmıyorsanız şu habere bir göz atın: TIK TIK!


Ben idrak ettiğim günden bu yana, kendimden küçük veya büyük farketmez birçok insana Küçük Prens'i hediye ettim... Okudukça onların da ufku genişlesin diye ;)


Küçük Prens'in üzerinde olduğu ve satın alınabilir bir şeyler biliyorsanız siz de göz atmam için bana haber verirseniz sevinirim bu arada :)



Not: Kitap, Mavi Bulut Yayınları'nın ve Remzi Kitabevi'nde 37 TL.

Bir Kara Mizah: The Big C

Hayatla dalga geçip bir o kadar ciddiye almanın durumsallığını anlatan en güzel dizi bu sanırım.

Evet içinde büyük entrikalar yok... Ve evet inanılmaz aşk üçgenleri, hırslar, taht kavgaları, krallıklar da yok... Hatta çıplak, güzel vücutlu yakışıklı erkekler de yok. Ama Cathy var. Ve o şu yazdıklarımdan çok daha izlenmeye değer...

Kanser olduğunu öğrenen ve bunun şokuyla istediği şeyleri yapmaya çalışan Cathy.

Bir deli kara mizah serüveni bu dizi. Hımmm nasıl anlatılır bilmem. İntrosunu duyduğum an hüzünle karışık bir gülümseme oluşturuyor yüzümde... Hatta ekleyeyim de siz de dinleyin :)

The Big C(1)

Üstüste sayısız kez dinlesem umrumda olmaz inanın...

Gözyaşlarınızla gülümsediğinizi fark edeceksiniz izlerken... Lütfen izleyin, siz de söylediklerime katılacaksınız...

17 Eylül 2011 Cumartesi

GEÇMİŞE DÖNÜŞ 2 - TWITTER

1 mart 2010 - "beklemek" diyorsun sevgilim, söyle nereye kadar?


3 mart 2010 - Çok narin oldum galiba bugünlerde... Rüzgar azıcık sert esse, azarlanmış çocuk gibi ağlıyor gözlerim...


4 mart 2010 - Ağlamaktan kızarmış gözlerle bakıyordu hayat bana...


4 mart 2010 - Küçükken bütün çocuk oyunlarına alındım ben :) Elebaşıydım zaten... Yalnızlıklarım sonradan başlar... Büyüklerin beni oyunlarına almamasıyla...


5 mart 2010 - Kendimi görünmez gibi hissediyorum... Üstelik msnde görünmez olmak gibi değil, tercih dışı...


7 mart 2010 - Bekliyorum... Kim bilir belki de dönersin...Bir gün kapı çalar ve ben "Çırak siparişleri getirmiş olacak" diye açarım kapıyı. Açmamla seni görmem bir olur. Ağlarım... Ağlarsın... Beraber olmadığımız bütün anlara, bütün zamanlara ağlarız...Bekliyorum... Kim bilir belki de dönersin...Bir gün kardeşinin ziyaretine giderim ve kapıyı sen açarsın bana...."Seni bekliyordum" dersin. Gülerim... Gülersin... Beraber olacağımız bütün anlara, bütün zamanlara güleriz...  Bekliyorum... Kim bilir belki de dönersin... Şimdilik hoşçakal ve unutma her şey şimdilik bu dünyada!


9 mart 2010 - Acaba kendimizi en çok savunduğumuz sırada mı alıyoruz en büyük yaralarımızı, en büyük budalalıklarımızı en akıllıca davrandığımızda mı yapıyoruz acaba, rahatı ve güvenceyi en çok istediğimizde mi kaybediyoruz en büyük mutluluklarımızı, en çok korktuğumuzda mı acaba korktuğumuz başımıza geliyor?.. Kendimizi bu kadar savunmasak, bu kadar akıllı olmasak, rahatın peşinde bu kadar koşmasak ve bu kadar çok korkmasak, yaralarımız, pişmalıklarımız ve acılarımız daha mı az olurdu acaba?


24 mart 2010 - Pet şişenin kapağını delip toz kalkmasın diye yerleri sulayan amcayı da gördüm ya... Anladım ki bahar gelmiş :)))))


24 mart 2010 - Tanrılar değil... Sen affet yeter...


24 mart 2010 - İsmim unutulsa dahi, unutmayacağım seni...

29 mart 2010 - Canımı acıtmak hoşuna mı gidiyor bilmiyorum ey hayat... Ama bil ki yaşadım bugüne kadar seninle.. Yine yaşayacağım...

http://twitter.com/hayalperestimm

AKLINDAN BİR SAYI TUT - John Verdon

Aklınızdan bir sayı tutun. E hadi tutun ama...  3 mü? Tüh... Ama neyse birkaçınız mutlaka 3'ü tutmuştur. Bu yazıyı ne kadar çok kişi okursa 3'ün tutulma olasılığı da artar :)

Kitabı sevdim evet :) İyi yazılmış bir polisiye romanını kim sevmez ki zaten?Üstelik yazarın ilk kitabıymış. Birçok deneyimli yazarın yapamadığını yapmış. Satış listelerinde ilk sıralara gelmesi boş yere değil yani.

Okurkenki tahminlerimin bir kısmı tuttu. Bazı gerçeklere ulaşıldığındaysa çok şaşırdım. Güzel bir kurgu. Ne yazık ki diğer çerez kitaplarda olduğu gibi bunun da altı çizili cümleleri yok.

Polisiye sevenlere tavsiyemdir.

İyi okumalar :)

ÖTEKİ -Ece Vahapoğlu

Ece Vahapoğlu'nun yazmaktan çok keyif aldığını söylediği, ruhuna ve kalbine roman yazmanın çok iyi geldiğini vurguladığı kitabı Öteki'ni çıktığı zamanlarda almış ve sonra uzuuuuun süre rafımda bekletmiştim. Geçen haftalarda çerezlik bir kitap ararken elime geçince okuyuverdim.

Normalde ülkemizde sürekli konuşulan türban gibi konular hakkında daha fazla okumak beni hoşnut etmez. İnsan kitap okurken başka dünyalara gitmeyi, günlük sorunlardan uzaklaşmayı istiyor. Oysa Ece Vahapoğlu'nun yapmaya çalıştığı şey keyifle bir roman okurken araya bunları da sokuşturmak olmuş gibi geldi bana...

Az kitap okuyan kimseler için daha okunabilir olduğunu düşündüğüm kitapta Esin ve Kübra (kapağa ve isimlere bakınca zaten olay şekillenmeye başlıyor değil mi?) Amerika'da aynı okulda okumuş Türkiye'ye döndükten sonra tesadüfen tanışan Esin ile Kübra'nın arkadaşlığını anlatıyor.  Esin 'in türbanlı bir kız olan Kübra'yı ve yaşamını daha yakından görmek istemesiyle  arkadaşlıkları pekişiyor.

Ece Vahapoğlu'nun sürekli bir şeyleri vurgulamak isteyişi ve sanki kitabı okuyan hiçkimsenin az da olsa genel kültürü yokmuşçasına her şeyi açıklayarak yazması beni çok rahatsız etti. Evet belki kendisi türbanlı kesimin çok çok uzağındadır, evet belki ailenin büyüklerinden dahi kapanmanın, evde abdest alınıp namaz kılınıyor olmasının nasıl bir şey olduğunu görmemiştir, öğrenmemiştir ve bu yüzden de daha açık yazmak istemiştir. Bunu bilemem. Ama cahile anlatır gibi açıklamalar yaparak kitabı sıkıcı hale getirdiği kesin.

Bu dezavantajlarını dışında kitabın kapağını çok beğendim. Ece Hanım kitabın kapağında her iki karakteri yansıtan fotoğrafları çektirmiş ve pek de güzel olmuş. Zaten kitabı da kapağını beğenip almıştım :)

Kitabın devamını yazmak istediğini ve okurlardan da bunun için istekler geldiğini söylüyor Ece Hanım. Ben kendi adıma kitabın devamını okumak için can atmıyorum. Alıp okur muyum bilmiyorum. Ama siz yine denemek isterseniz, yorumlarınızı da esirgemeyin benden :)

Kitap boyunca kalemi alıp birkaç cümlenin altını çizmişim. Onlar da şöyle:

Sf. 48 - İfade özgürlüğünün her ne kadar genişletildiği söylense de, hangi insan her istediğini dilediğince ifade edebiliyordu?

Sf. 70 - "Biz" ve "ötekiler" ayrımı, toplumun her hücresine nüfuz etmişti. Bizim yaptığıız her şey doğru, öteki tarafın yaptığı her şey yanlıştı! Bloklaşma artık iyiden iyiye hissedilir hale gelmişti. Kimin suçuydu bu? Belirsiz... Kimsenin suçu değildi belki de... Sürecin doğal sonucuydu.

Sf. 204 - Film izlerken bedenleri mutlaka birbirine değerdi. Elleri, kolları, ayakları, bacakları... Öyle ilk günlerdeki gibi sargı yumağı halinde seyretmeyi bırakmışlardı ama ten teması hala güzel geliyordu.

İyi okumalar...

30 Ağustos 2011 Salı

ÖLÜM PORNOSU - Chuck Palahniuk




600 kişi ile sevişme rekorunu kırmaya çalışan bir porno yıldızı ve bekleme odasındaki 600 erkek... Kimi porno yıldızı Cassie'nin geçmişinden gelen, kimi hayranı olan, kimi ise onu meşhur olmak için bir yol olarak gören 600 erkekten üçünün ağzından dinliyoruz hikayeyi. Cassie'nin bu projedeki asistanı da hikayeyi anlatan 4. ağız.

Adındaki gibi cüretkar kelimelere sıkça rastladığınız kitapta, arada bir gözünüzün önüne getirdiğiniz sahneler sizi rahatsız edebilir, bırakma isteği uyandırabilir, ama devam etmenizi engellemez nitelikte.

Yer yer sıkıcı, yer yer sürükleyici, kitabın sonuna gelindiğinde "Asıl bundan sonrasında ne olacak?" diye merak ettiğiniz bu kitap benim için okunmasa da bir şey kaybettirmeyecek kitaplardan biri. Eğer sadece kitabın günümüz medyasında bu kadar popüler olması merakını artırdığı için okumayı düşünüyorsanız, bu okumanız için geçerli sebep değil. Kitabı okuduktan sonra okuyan diğer blogger arkadaşlar ne düşünmüşler diye araştırdım. Bir çoğu gereksiz bir kitap olduğu fikrinde. Yazarın Dövüş Kulübü veya Tıkanma kitaplarının yanında bu kitabın esamesinin okunmayacağını düşünüyorlar.

Siz siz olun, eleştirileri okumadan alıp, boş yere bu kitabı okumayın.

Bana gelince, yukarıda yazdığım dezavantajlarına rağmen ben kitabı sevdim. Ama Chuck Palahniuk gibi bir yazarın kitabının çerez kitaplarım arasına girmesi kötü oldu :)

İyi okumlar :)

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Bir Gün Tek Başına


Bir gün tek başına...


Bu dört kelimenin altına ne yazılır bilmiyorum. Bir gün tek başına kaldığını fark edenlerin çektiği acının inanılmaz tarifi... Her şey gelebilir bu dört kelimenin sonuna. Herhangi bir şekilde tamamlanıp bir cümle haline getirilebilir bu dört kelime. “Bir gün tek başına kalacağımı hiç tahmin etmezdim.”

Hiç gelmeyecekmiş gibi düşünülen bir yalnızlıktır tek başınalık. Yalnızlara acımanın ardından yanızlık gelir ve kapıdan geri çeviremezsiniz bir türlü. Buyur edersiniz, bir yandan “Benim dünyamda ne işi var acaba?” diye düşünerek. Sonra yalnızlığın şahsınıza geldiğini, bizzat sizi ziyaret ettiğini fark eder ve kabullenirsiniz durumu. Pardon duyamadım,“Bir gün tek başına kalacağımı hiç tahmin etmezdim.” mi dediniz?

Bir gün tek başına...

Kalabalıklaştıkça artan bir yalnızlığın öyküsü... Kendi sesini duyamamakla başlayıp sadece kendi sesini duyabilmekle devam eden bir öykü......

Tek başınalıktan korkan bir insan için en büyük ceza nedir sizce? Tek başına bırakılmak mı?
Sebepsiz yere tek başına kalan o kadar çok insan tanıyorum ki...  Hem de yalnız olduğunun bile farkında olmayan... Kalabalığın gürültüsüne kendini kaptırıp da kendi sesinin çıkmadığını bile anlamayan... Bir sürü insan...

Tek bir şeyi anlamanızı istiyorum... Siz de herkes gibi yalnız kalacaksınız bir gün... Ve o gün öldüğünüz gün olacak...

Bir gün tek başına kalacaksınız...

Bir gün tek başına...

Tek başına...


not: bu kitabı okuduğum zaman yazmıştım. yıllar olmuş... kesinlikle tavsiye edebileceğim bir kitaptır.. iyi okumalar :)

Alacakaranlık


Alacakaranlık, Yeniay, Tutulma, Şafak Vakti serisini nihayet okudum. Gerçekten de okunası kitaplar olduğunu gördüm. Ne yazık ki bu defa altını çizdiğim yerler yok. Birçok romanı okurkenki gibi bu seride de çizemedim. "Sürükleyici kitap" diye bir şey var ya hani, gerçekten var :) Ben bazı kitaplarda sürükleniyorum, elimdeki kalemi saatlerce tutup, tek satırı bile çizmeden kitabı bitiriyorum.

Tüm seriyi okumam tam bir hafta sürdü. Sürekli okudum. Yemek yerken, dolmuşta, öğle arasında ve en çok da  uykularımdan feragat ederek... "Çerez kitaplar"ı da bu hızla okurum, tek kelime bile çizmem ama sonra konusunu dahi hatırlamayabilirim. Kısacası iz bırakmazlar. Ama Alacakaranlık serisi bu kitaplardan gibi değildi. Tek kelimesi çizilmedi ama dört kitap birden iz bıraktı bende...
 
Okurken gözlerimin dolduğu ya da kahkahalar atığım anlar oldu. Bitirdikten sonra 2 filmini de tekrar izledim ve filmin neden bende kitapar kadar iz bırakmadığını anlamaya çalıştım. Ve sonunda keşfettim. Serinin ikinci filmi bana ilk filminden daha kötü gelmişti. Oysa serinin ikinci kitabı Yeniay'da birinci kitaptan etkilendiğimden çok daha fazla etkilendim. Kitapta Bella'nın ayrılık acısını yüreğinde hissediyor insan. Bir taş gibi oturuyor insanın yüreğine Edward'ın ayrılık anı...Filmde ise çabucak geçiveriyor sahneler... Film bu acıyı tam olarak algılamayacak kadar kısa sürüyor. ( Otobüs'te okudum ayrılık anını, otobüste ağladım :)
 
Ne diyeyim daha, okuyun... Hem aşk var var hem aksiyon... Roman seviyorsanız, bu seriyi de seveceksiniz...

İyi okumalar ;)
 

Geçmişe dönüş - Twitter



22 şubat 2010 - Bu kadın dayanışmasına hastayım :) Montumun düğmesi kopmuştu, "İğne ipliği olan var mı?" dedim anında 3 kişi "Bende var" dedi.

23 şubat 2010 - umut acıtır arkadaşım...

23 şubat 2010 - Sanma ki içim kıpır kıpır olmuyor... Sanma ki ilgi beni de taçlandırmıyor... Sanma sevgili... Ama kanma güzel sözlerime, aldanma bencilliğime...

24 şubat 2010 - Söylenmiş cümlelerin sana kalsın! Ben daha hiç söylemediklerini istiyorum...

26 şubat 2010 - Aşk ocak başında oturmaya benziyor. Ateş yakıyor ama sen gene de oturuyorsun...

26 şubat 2010 - Korktuk, çünkü bir oyun değil hayat... ahmet altan

27 şubat 2010 - Eğer yazılan yazı, duygudan yoksunlaşıp mantığa kayıyorsa becerememişsiniz demektir...

28 şubat 2010 - Aragon'un dediği gibi eğer "mutlu aşk yoksa", bu aşkın suçu değil...

28 şubat 2010 - Biliyorum, hayat yeniler kendini...

28 şubat 2010 - Keşke insanlar 9 canlı olsa çizgi filmlerdeki gibi... Birini öldürmek istediğimizde hıncımızı almış olurduk, üstelik de vicdan azabı hissetmezdik!

Anahtar Kelimeler

Hoşuma gitmedi değil :)


Beni daha çok "hayalperestim" yazarak bulmuş insanlar... "Kitap karakterleri" yazanların sitede geçirdiği ortalama vakit ise 6 dakikanın üzerinde :)



Ne mutlu bana...

The Libertine - Hovarda


Johnny Depp'in yukarıda gördüğünüz fotoğraftaki gibi karşınıza geçip oturuyor ve konuşmaya başlıyor:

"Başlarken açıksözlü olmama izin verin.

Benden hoşlanmayacaksınız.

Baylar kıskanç olacak, bayanlarda da nefret uyanacak.

Şimdi beni sevmeyeceksiniz ama vakit geçtikçe beni çok az seveceksiniz."

Bu cümlelerden sonra merakınıza anında yenik düşüp konuşmanın devamını dinliyorsunuz dikkatle... Ve konuşması şu cümlelerle son buluyor:




"Adım John Wilmot.

İkinci Rochester Kontu.

Benden hoşlanmanızı istemiyorum."

Aslında hoşlanmamak elde değil. Cazibeli, kışkırtıcı ve elbette yakışıklı...






Film zaman zaman ağır, zaman zaman hareketli... John Wilmot ise sizi sürekli şaşırtmaya devam ediyor. Filmin sonraına doğru yüzüne bakmak size acı veriyor. "Ama neden? Niye bunu yaptı ki?" diye düşünüyor bir yandan da hak veriyorsunuz. Rezillik içinde son buluyor film. Evet bir dönem filmi Hovarda. Ama dönemden çok John Wilmot'u merak ediyorsunuz. Filmin sonunda o kıskırtıcı haliyle geri dönüyor, karşınıza oturuyor ve tekrar soruyor:




"Eee?

Benden hoşlanıyor musunuz şimdi?

Benden hoşlanıyor musunuz şimdi?

Benden hoşlanıyor musunuz şimdi?

Benden hoşlanıyor musunuz...

...şimdi?"

Başta "Hoşlanmamak elde değil sanki..." diyordunuz ya, şimdi emin olamıyorsunuz...




İyi seyirler...


28 Ağustos 2011 Pazar

EMMA - Jane Austen


Yıllaaaaaar önce lisedeyken edebiyat öğretmenlerimizden birinin okula kütüphane kurma çabası ile bizim okuma isteğimizle birleşince amacımıza ulaşmış ve kütüphaneyi kurmuştuk. Edebiyat kulübü öğrencilerinden biriydim. Dolayısıyla teneffüslerde, öğle tatillerinde soluğu kütüphanede alırdım. Kütüphanemiz çok zengin değildi ama yine de okumaya başlayacak kadar kitap vardı. Edebiyat öğretmenimiz çalışmalarını devam ettirdi ve birkaç yayınevi ile anlaşarak seri halinde klasikleri tamamladı.Emma klasikler arasında gelen kitaplardan biriydi.


Emma'yla tanışıklığımız o günlere dayanır. "Dün akşam filmini izleyene kadar kitabın konusunu hatırlıyor muydun?" deseniz hayır derim ama gelin görün ki içinde genç bir kızın, yakışıklı bir erkeğin ve aşkın olduğunu hala hatırlıyordum. Filmi görünce kitabı haztırlayıp izlemeden geçemedim. Sonra da buraya yazmadan...


Emma cin gibi, iyi niyetli ve işgüzar bir kız :) Küçücük kasabayı dünyanın merkezi sanıyor, yaşına rağmen küçük bir kız gibi davranıyor (öyle olmadığını düşünse de) ve babasının bir tanesi olduğunu çok iyi biliyor. Dedikodular, aşklar ve dönemin yaşam koşullarını gösteren bir hikaye.


Kitabı hatırladığım kadarıyla oldukça sürükleyiciydi. Filmi ise zaman zaman durağan olmasına rağmen, eğlenceli.


Jane Austen'ın Kitap Kulübü'nü izlediğimden bu yana aklımda Jane Austen'ı bütün kitaplarını okuyp bitirmek var. Emma da şimdi tuz biber oldu :)


Belki de sevgili kitap kulübümüze bu fikri önermeliyim ha? :)


İyi okumalar, iyi seyirler...

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Modern Zamanlar

Dün gece oturdum Modern Zamanlar izledim. Her ne kadar bir kaç sahnesi aklımda kalmış olsa da çoğunu hatırlamadığımı fark ettim. Konuşma seslerini çok az duyduğunuz, siyah beyaz ekranlardan oluşan ama yine de günümüz filmlerinin yanından bile geçemeyeceği bir film...



Filmin adını ilk defa üniversitede İktisat Tarihi hocamızın bir dersimizi ayırıp bu filmi izleyeceğimizi söylemesiyle duymuştum. O hafta derse girememiş, filmi de izleyememiştim. Yanlış hatırlamıyorsam  fabrikalaşmanın başladığı, insan gücü ile çalışan makinelerin kullanıldığı, üreticilerin de insan gücünü azaltıp makine gücünü artırmanın yollarını aradığı dönemi işliyorduk ders konusu olarak. Hocamızın hem akılda kalıcılığı sağlamak hem de anlattıklarının filmlere yansıyıp, hatta yasaklanacak kadar gerçek olduğunu göstermek gibi bir amacı varmış anlaşılan. Aradan yıllar geçmesine rağmen, anlattıklarının ne kadar doğru olduğunu filmi izlerken bir kere daha gördüm. Filmi o dönemi şimdiye yansıtan bir ayna gibi adeta...

Bu filmi izlerken hem geçmişe bakmak hem de bunu yaparken eğlenmek çok keyifliydi gerçekten. Asla sıkılmıyor, Charlie Chaplin'in mimiklerini hayretle izlemeye ara bile vermiyorsunuz.


Eski dönemlere ait bu gibi filmleri izlemeyi alışkanlık haline getirmeliyim :) Size de tavsiye ederim.

İyi seyirler...

23 Ağustos 2011 Salı

Mahrem - Elif Şafak

gözbebeği: İnsanlarda yuvarlak, hayvanların çoğunda elips biçimindedir. Gözbebeğinin çapı, irise gelen ışığın miktarına göre değişir. Karanlık ve uzaklık büyütür gözbebeğini; aydınlık ve yakınlık küçültür. Yani bu kararsız çember, ışık varsa küçülür, ışık yoksa büyür. Yakına bakarken de küçüldüğ...üne göre, yakın olan aydınlıktır, aydınlıktadır. Uzağın payına karanlık düşer. Zaten karanlığı kimse yakınında görmek istemez.


Aşık olunca da büyür gözbebeği; demek ki aşık olunan hep uzaktadır. Aradaki mesafenin verdiği acıyı azaltmak için,işte bu yüzden maşuka “gözbebeğim!” diye hitap edilir...

Milena'ya Mektuplar - KAFKA


Kafka'nın "Milena'ya Mektuplar"ının okuması nihayet bitti. "Nihayet" diyorum çünkü haftada 1000 sayfa okuma potansiyeline sahip olan ben, kitabı tam 4 ayda bitirdim. Birçoğunuzun aklından "O kadar kötü müydü yahu?" diye geçirdiğinizi hissedebiliyorum. Hayır, kitap çok dolu ve çok güzel bir kitap.
Kafka'nın yazdıklarını okumak her yiğidin harcı değilmiş hissi verdi bana bu kitap. Okuyucunun hatası ise Kafka'nın hakkında bilgi edinecek diğer kitaplarını okumadan onunla bu kitapla tanışmaktı sanırım :)
Kafka farklı bir düşünce dinamiğine sahip. O kadar düşünceyi bir anda verişinden olsa gerek, sık sık durup bir önceki paragrafı ara sözler olmadan okuma gereği duyuyorsunuz. Bir cümle içinde iki hatta bazen üç cümle saklanıyor çünkü. Saklananı mı okusanız, ana cümleyi mi bir türlü karar veremiyorsunuz :)
Mektuplar hayatımda önemli yere sahip olduğundan hele ki yazan bir de Kafka olduğundan rafa uzanıp alıverdim. Ama mektup okumak bir roman okumaktan çok daha zor. Sürekli karşı taraftan gelen mektuplarda yazanlara atıflar var ve siz karşı tarafın mektuplarında yazanları ancak hayal edebiliyorsunuz.
Elbette alyını çizdiğim bende iz bırakan birçok satır var ama şaşkınlıkla çizemediğim bir bu kadar daha vardır :)
Buyrun:
Sf. 37 - "İnsan ancak birazcık olsun neşesini bulduğunda gevezelik eder."
Sf. 37 - ... o karmaşadan hala korkarım; tıpkı çocukların unutma gücünden yoksun bir çocuk gibi.
Sf. 48 -  İnsan, Milena, sizin yüzünüzü avuçları arasına almalı ve dosdoğru gözlerinizin içine bakmalı ki, karşınızdakinin gözlerinde kendinizi görüp o andan itibaren o yazdıklarınızı değil yazmak, düşünemeyecek hale gelesiniz...
Sf. 54 - Evet, benim de mutsuz ettiğim insanlar oldu, ama uzun vadede bana asla sitem etmiyor, sadece sessizliğe gömülüyorlar ve inanıyorum ki içten içe de beni suçlamıyorlar. İnsanlar arasında böyle istisnai bir durumum var.
Sf. 73 - ...uykuya da korkuya daldığım gibi dalsaydım, şu an yaşıyor olmazdım...
Sf. 79 - ... senin, istasyonda vedalaşırkenki yüzünle oturdum. O yüz, ömrümde görmediğim bir doğa olayıydı: bulutlar yüzünden değil, kendi kendine soluklaşan güneş ışığı.
Sf. 85 - Eğer mutluluktan ölünüyorsa, bu benim başıma gelmeli. Ve eğer ölüme yazgılı biri mutluluk sayesinde hayatta kalıyorsa, o zaman hayatta kalacağım.
Sf. 99 - Yine de aslında sevdiğim sadece sen değilsin, daha fazlası; senin aracılığınla bana hediye edilen varlığım.
Sf. 136 -  Bu öyküleri bir tarafa bırakıp bana elini uzatmak ve uzun bir süre öylece kalmak istemez misin?
Sf. 147 -  Ve şimdi Milena, sen de bana sırt çeviriyorsun, uzun sürmez, biliyorum ama bak, insan buna kalbi atmadan uzun süre dayanamaz ve sen sırt çevirdiğin sürece, o kalp nasıl atar?
Sf. 158 - Karanlık evimden çıkıp sana giden bu daracık tünelde ilerlemeyi büyük bir sevinçle denedim ve beni  ben yapan her şeyi yavaş yavaş, bu belki (delilik  hemen ses veriyor: kesin! kesin! kesin!) sana doğru giden, ama birdenbire senin yerine o geçit vermeyen taşa, "Lütfen yola çıkma"ya çarpan bu tünelin içine attım; şimdi, beni ben yapan her şeyle birlikte, hızla kazarak açtığım bu tüneli yavaş yavaş geri yürümek ve doldurup kapatmak zorundayım.
Sf. 163 - -bir akşam, her şeyin mümkün olduğunu, sadece seni kaybetmemin mümkün olmadığını yazmıştın-
Sf. 169 - ...bizzat senhuzur verici- huzursuz edicisin.
Sf. 173 - ... sadece bu dünyada olduğun için bir teşekkür; baştan ona bakıp da senin, içinde bulunabileceğini düşünemezdim.
Sf. 180 - Ara sıra beni deneme isteği duyduğunu yazmışsın. Bu yalnızca şakaydı, öyle değil mi? Lütfen yapma bunu. Tanımak bu kadar güç gerektirirken, kim bilir tanımamak ne kadar güç gerektirir!
Sf. 184 - Mesela Havva elmayı (bazen, ilk günahı diğer her insandan daha iyi anladığıma inanıyorum) sadece hoşuna gittiği için Adem'e göstermek amacıyla koparsaydı da böyle olurdu. Belirleyici olan, elmanın ısırılmasıdır; onunla oynamak belki serbest sayılmaz ama yasak da değildir.
Sf. 187 - ...benden korkup yılma; seni bir ya da bin kez, şu anda ya da her zaman için o anda hayal kırıklığına uğratsam bile...bu sadece sıkışmış bir göğsün sıkışmış nefesi.
Sf.188  - Evet, yalan büyüktü ve ben de bu yalan ortak oldum ama daha kötüsü, bir köşede, kendim için, bir suçsuzluk kanıtı olarak.
Sf. 212 -  Burada "ya-ya da" ikilemi fazla büyük. Ya benimsin ve o zaman her şey iyi, ya da seni kaybederim, o zaman buna kötü bile denemezi hiçbir şey kalmaz ki geriye; kıskançlık, acı, korkaklık, hiçbir şey.
Sf. 220 - İnsan kendi eksikliğine katlanmak zorundadır, her an için; oysa iki kişilik eksikliğe katlanmak zorunda değildir.
Sf. 220 - ...yalnızca özlem gerçek, o abartılamaz.
Sf. 223 - Veda etmiyorum. Pusuda bekleyen yerçekimi beni çekip aşağıya almadığı sürece bu bir veda değil. Ama sen yaşadığına göre, bunu nasıl yapabilir ki.
Sf. 225 - İnsanlarla ilgilinyazdığın şey, Milena, "sevmeye güçleri yok" doğruydu; sen yazarken doğruluğuna inanmamış olsan da. Belki de sevme güçleri yalnızca sevildiklerinde ortaya çıkıyordur.
Sf. 230 - Neden mektubunda ortak bir gelecekten söz ediyorsun Milena, hiçbir zaman olmayacak bir gelecek, yoksa bu yüzden mi bahsediyorsun bundan?
Sf. 242 - "Hayvan, efendisinin elinden kırbacı alır ve kendini kırbaçlamaya başlar, kendisi efendi olmak için; ve bunun yalnızca, efendinin kırbacına atılmış yeni bir düğümün yarattığı bir fantezi olduğunu bilmez."
Sf. 245 - ...yeryüzü sağa dönerse, benim geçmişi telafi etmek için sola dönmem gerekiyor.
Sf. 251 - İnsanlar beni bugüne kadar hiç aldatmadılar ama mektuplar hep yaptı bunu; üstelik başkalarınınkiler değil, kendi yazdıklarım.
Sf. 252  - İnsanların mektup yoluyla birbirleriyle ilişki kurabilecekleri düşüncesi nereden çıkmış ki! Uzaktaki bir insanı düşünebilir ve yakındaki bir insanı elimizle tutabiliriz, geri kalan her şey insan gücünü aşar. Ama mektup yazmak, hayaletlerin önünde soyunmak demektir, ki onlar da aç kurtlar gibi bunu bekler zaten. Yazıya dökülen öpücükler yerine ulaşmaz, hayaletler yolda içip bitirir onları.
Can Yayınları , 2009.

Yüreğinin Götürdüğü Yere Git

"Kendine dikkat et. Büyürken yanlışların yerine doğruları koymak istediğinde şunu anımsa: Yapılacak ilk devrim, insanın kendi içinde yapacağıdır, evet ilk ve en önemli devrim budur. İnsan kendi hakkında bir düşünceye sahip değilken bir düşünce uğruna savaşmak, yapılabilecek en tehlikeli şeylerden biridir.


Yolunu yitirdiğini, şaşırdığını hissettiğin zaman ağaçları düşün, onların büyüme biçimini anımsa. Unutma ki yaprağı gür ama kökü zayıf bir ağaç ilk güçlü rüzgarda devrilir. Oysa kökü güçlü ve az yapraklı bir ağaçta can suyu binbir güçlükle dolaşır. Kökler ve yapraklar aynı ölçüde gelişmelidir. Olayların içinde ve üzerinde olmalısın, ancak böyle gölge ve sığınak sunabilir, ancak böyle doğru mevsimde çiçekler ve meyvelerle donanabilirsin.


Ve sonra, önünde pek çok yol açılıp sen hangisini seçeceğini bilmediğin zaman, herhangibirine öylece girme, otur ve bekle. Dünyaya geldiğin gün nasıl güvenli ve derin derin soluk aldıysan, öyle soluk al, hiçbir şeyin senin dikkatini dağıtmasına izin verme. Bekle ve gene bekle. Dur, sessizce dur ve yüreğini dinle. Seninle konuştuğu zaman kalk ve yüreğinin götürdüğü yere git..."

İstanbul Hatırası


Yaklaşık  2 ayımı aldı bu kitabı okumak... Ama sürekli "Sorum sende değil bende" dedim kitabı gördükçe...
Yoğun geçen son 3 ayda kitabı elime almaya fırsat bulamadım bir türlü. Hatta kitap klübümüzün belirlediği kitapları bile takip edemedim. İş, sürekli mesaiye kalmalar, sevgiliyle vakit geçirip eve geldiğimde hiçbir şey için enerjimin kalmamış olması, sabah yine erkenden uyanıp işe gideceğimi bilmek, bunun dayanılmaz ağırlığı, birkaç bölüm Merlin izleyip uykuya dalma hali sürekli tekrarlandı durdu. Sinir bozukluklarım arttı zaman zaman... Hiçbir şey okumak, yazmak, izlemek istemedim. Sadece uykuya bıraktım kendimi... Akşam 9 buçukta uyuma potansiyelimi de açığa çıkarmış oldum :)
Son bir haftadır "Bu kitap o ya da bu şekilde bitecek" diye diklendim kendime. Ve günlerdir yarısına gelmiş olduğum kitabı bitirebilmek için dolmuşta, dolmuşta iş yerine yürürken, iş çıkışlarında, uykuya yine yenik düşmeden azıcık daha okuyarak nihayetinde dün gece kitabı bitirdim. (Çok matah bi iş sanki!)
Hikaye güzel, tarihi eserlerle ilgili ve bazı tarihsel anlatılar gereğinden fazla uzun geldi bana. O kurken sıkılmadım. Ama bir kere daha fark ettim ki polisiye, aksiyon gibi kitaplar benim için çerez kiaplar kategorisine giriyor :) Okumak için okuyorum bana bir şey kattığı için değil. Bu kitap gibi bana bir şeyler katmaya çalıştığı zaman ise hikayeden uzaklaşıldığını düşünüyorum. Bu da tribün kaygısı gibi bir şey oluyor benim için :))))
Sonlarında katillerin kim olduğunu bulduğunda "Lütfen onlar olmasın..." dediğimi de eklemeliyim.
Diğer bütün çerez kitaplarda olduğu gibi bu kitabın da altı çizili, iz bırakan cümleleri yok. Tarih ve polisiye sevenlere tavsiye ediyorum.
İyi okumalar...

Yaz Geçer


Bu bir Murathan Mungan özel basımı... Murathan Mungan seven bir çok insan onun "Yaz Geçer" kitabını bilir. Hatta bir çok insan Murathan Mungan'ı bilmese de bu kitaba bence damgasını vuran "Yalnız Bir Opera" şiirini duymuştur mutlaka...Bu kitap da 2002'de Yaz Geçer'in 10. yaşına bir armağan olarak yayınlanmış.

Murathan Mungan'ın çok zarif bir zevki var ve onun özel basım kitaplarına sahip olmayı bu yüzden çok seviyorum. Okuduğunuz kitabı daha çok seviyorsunuz. Daha önce "Elli Parça" kitabını edinmiştim fakat bu kitabını edinmek pek de kolay olmadı. Çok istediğimi bilen ve benim çok sevdiğim biri bu kitabı bulmak için günlerce uğraştı. Ne yazık ki kitap Ankara sınırları içinde yoktu. İstanbul Beyoğlu D&R'da bulunup, Ankara'ya getirtildi :) Kitabı elime aldığımda bu kadar güzel olacağını düşünmemiştim. Bir kere kocaman bir kitap, alışıldık kitap boyutlarında değil. İkincisi üzerinde size ilkokulda öğretmenimizin bir ipi tebeşire bulayıp, tahta üzerinde çekip bırakmasıyla oluşturduğu o sıra sıra çizgiler var...  Kitabın kapağına baktığınız an aklınıza onlar geliyor. Tebeşir kokusunu yeniden duyuyorsunuz.
Ve karşınıza çıkan ilk cümleler:
yaz geçer yine gelir
yaz geçer iyi gelir sözcükler

Bir şiir kitabının altı çizili cümlelerini yazmak çok zor.. Sanki şiiri baştan sona okumazsanız hiçbir anlamı olmayacakmış gibi. Yine de altını çizdiğim, bende iz bırakan dizeleri aşağıya yazıyorum.

İyi okumalar...
Sf. 1 - Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.
Sf. 2 - Daha o gün anlamalıydım / Benim sana erken / Senin bana geç kaldığını
Sf. 3 - Gittin. Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.
Sf. 4 - Bizde diyorum, ikimizden /Ne kalacak?
Sf. 7 - Bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
Sf. 7 - ... hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
Sf. 8 - kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar gibi
Sf. 9 - O boşluk doldu sanırsınız / Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir
Sf. 14 acı çekecek yerlerimi yok etmeden / acıyla baş etmeyi öğrendim.
Sf. 19 - Bir aşk birçok aşktan yapılıyor / ve ayrılınmıyor hiçbir seferinde
Sf. 27 - her birimizin bir şeyi var denizin dibinde
Sf. 34 - kimsenin kendinden başkası olamadığı / o derin yalnızlık
Sf. 37 - konuşamadıklarımız bir bulut kalınlığında / duruyordu aramızda / oysa konuşsak, ya da dokunsak birbirimize / çekip gidecekti içimizdeki o korkunç yalnızlık
Sf. 37 - bir definenin ikiye paylaştırılmış haritasında / bilmeden / birbirimize doğru ilerliyorduk
Sf. 52 - sen yoksun / ben de yokum / kutuplar kadar yalnızız ikimiz de
Sf. 56 - hem ölüme çok yakınız / hem dünyanın yanıbaşında
Sf. 73 - yaz bitti / bitmeyen şeyler kaldı geride

Anladım.


Bundan 10 sene önce doğumgünümde bana hediye edilen bir kitaptı Yılmaz Erdoğan'ın "Anladım"ı. Lise hazırlık sınıfındaki arkadaşlarım benim yazmaya, çizmeye ve okumaya olan merakımı fark etmiş, doğumgünümde bana kitap hediye etmeye karar vermişlerdi. Şiir onlar için İpek Olgun kitaplarına göre çok daha üst seviyeydi galiba... O zamanlar şairler ve yazarlar hakkında o kadar bilgileri yoktu, edebiyat dersini bile bir sene sonra almaya başlayacaktık. Gözlerine Yılmaz Erdoğan'ı kestirmiş olmalılar :)


Kitap beni en çok arka kapağındaki şu dizeleriyle etkiledi:
anladım ki ağaçlar
toprağa acı verdikçe büyüyorlar


O dönem ilk olarak ebeveyn ile ergenlikteki çocuk kavgalarını anlamlandırmıştım bu dizelerle. Çocuklar ailelerine acı verdikçe büyüyorlardı. Yıllar içinde kimi zaman iki sevgilinin birbirini yıpratması oldu, kimi zamansa pişman olup dönen bir başkası...

Her aklıma geldiğinde içinde bulunduğum durumdan bir pay biçtim bu dizelere... Kim bilir şu an sizin aklınızdan neler geçti okurken?
Bir şiir kitabını okurken bir iki dizesinin altını çizmek zordur. Şiirin size baştan sona hissettirdiği duyguyu seversiniz çünkü. Ben birkaç dizeyi çizmişsem de daha çok kıvırıvermişim beğendiğim şiirlerin sayfa kenarlarını... Beğenip işaretlediğim bu şiirlerin de isimlerini yazacağım size ve o şiirlerden birini olduğu gibi yayınlayacağım aşağıda...
İyi okumalar diliyorum herkese....


Şehnaz Baykuş - 7 Aralık 2010
Sf. 7 - "ANLADIM" şiiri
Sf. 11 - "YENİ BİR SAYFADA SANA BAKMAK" şiiri
Sf. 48 - "YAĞDIKÇA" şiiri
Sf. 59 - "BU YOL NEREYE GİDER" şiiri
Sf. 62 - "BİR MEVSİMİN ACI GERÇEKLERİ" şiiri
Sf. 69 - "YENİLİYORUM" şiiri
Sf. 76 - "ONULMAZ" şiiri
Sf. 82 - "NE GÜZEL" şiiri
Sf. 86 - "KIŞI SEVMEK KIŞIN SEVMEK" şiiri:
Ağlıyordum. Bir kış günüydü. Üzgündüm. Yenilmiştim.Herkesle selamı sabahı kesmiş bir sabahtı. Kahvaltısız.Yola çıktım ağzımda bakır alaşımlı bir tat. Efkar gibi yağıyordu kar.
Bazıları kışın öldü
sevdiğim insanların
dedem
taha amca
karda izledik ayak izlerini
düşmanlarımızın
bir inşaatın içine götürdü bizi
uğursuz ayakların
karda bıraktığı lekeler
taha amca karlar içindeydi
taha amca kanlar içindeydi
en güzel kar insanın çocukluğuna yağandır. Pencereye yüzümü dayar dua ederdim, kar yağsın, durmasın, tutsun, rütbe düşüp yağmur olmasın diye.
Hep kış günlerinde düştüm
umutsuz aşklarımın batağına
buğulu camlara adlarını yazdım
konuşamadığım kızların
ve
babaannemin
nice kırgından taşıdığı
eski mücevher kutusunun
sırı dökülmüş aynasında
o kadar çirkindim ki
bir greyder durmadan soluklanmadan çalışıyordu toprak damlı evimizin bahçesinde. Kalabalıktı.Küçüktüm acıdan, yaşça. Babaannem bayılmıştı. Herkes ağlıyordu. Dedem ölmüştü. Kar ağlıyordu, yağar gibi. Küçüktüm. Susuyordum. Lapa lapa... ağlar gibi..
Karda yürümek gibisi yoktur geceleri. Işığın yalazında seyretmek kar tanelerinin dansını. Bir de ayazda sevmek olmadık bir kadını. Soğuktan korumaktır asıl marifet sevdiğinin tenini. Aşksız geçen kışların intikamıdır geleneksel bahar sevdalanmaları.
Ben hep kışı sevdim.
Ben hep kışın sevdim beni
sevmeyenleri.
Yılmaz Erdoğan

Muz Sesleri


Muz Sesleri kendinizi bir bulup bir kaybettiğiniz ender kitaplardan. Yoo öyle bağlantınız kopuyor da kaybetmiyorsunuz kendinizi. Aksine başka hayatlara kayıyor bütün ilginiz, bırakıveriyorsunuz kitabın içinde kendinizi aramayı...


Çok güzel bir kitap. İki gün sürdü okumam. Altı çizilecek onlarca cümle daha vardı muhtemelen fakat öyle kaptırmışım ki kendimi, unutmuşum elimdeki kalemi...


Bakalım siz de kaleminizin varlığını unutacak mısınız? :)
Sf. 68 - Kadında zaman geçmez. Sakın günün birinde iyileşmek için zamana güvenme.
Sf. 89 - Biliyorum, onlar, savaş bitse bile kadınları savaşır gibi sevecekler. Ganimetleri gibi. Ele geçirildikten sonra ancak yağmalayabildikleri.
Sf. 111 - Savaş öyle bir yer Filipina, insanların tek evi diğer insanlar. Birini kaybedince bu yüzden sadece birini kaybetmezsin, evin de gider.
Sf. 111 - Birlikte yaşanan hikayeler, insanları birbirinin evi yapar.
Sf. 132 - İtip kakardı insanı. Ancak yediği dayakları affede affede büyümeyi öğrenmiş bir çocuksan seversin onu. Çünkü nefret etmeyi de bilmelisin eğer onu seveceksen. Bunu bilmeyenler gelir geçer. Anlatamadıklarını hep bildikleri, yine de durmadan anlattıkları bir hikayeyi alıp ondan, giderler.
Sf. 135 - Esmer, zayıfça, sıcak ve kıvırcık. Baksan bir şeye benzetemezsin. Ta ki sana bakacak. Gözünün içine. Seni çok seviyormuş gibi, kimsenin sevmediği gibi. Hep seni beklemiş gibi, her şeyi anlatacakmış gibi, her şeyini verecekmiş gibi, sonrası yokmuş gibi, umrunda değilmiş gibi, dertli dertli bakacak sana... "İçimde böyle bir yer mi varmış?" dersin, oralarına kadar değer. Çözülmeni bekler. Görmek için nasıl soyunduğunu. Koltukaltlarına kadar sevmek için seni. Oralarına kadar ısırabilmek için. Bırakma kendini. O gözler bir daha öyle bakmaz çünkü. Kendi bir daha isteyene kadar. O da sadece yeniden soyunurken görmek için seni, o kadar. O zaman kadar senin işin, toplamak kendini. Böyle işte. Çözül ve sar kendini, yeniden çözül ve  sonra. İnsanı öyle fena yapar. Hiç bitmesin istersin.
Sf. 141 - Kavganın tek bir kuralı vardır: Öfkesi daha büyük olan, eninde sonunda kazanır.
Sf. 191 - Sadece peşlerinden giden biri gibiydi. Başka seçeneği yokmuş gibi, takıma sadece bir çocuk daha lazım olduğu için alınan, "fasulyeden" gibi...

Kürk Mantolu Madonna


Okunduğunda sizi hayretler içinde bırakan bir kitap Kürk Mantolu Madonna... Adını çokça duyduğum ama ismimin ben de bambaşka şeyler bıraktığı bu kitabı okuduğumda ne kadar büyük bir yanılgıda olduğumu gördüm.
Sabahattin Ali'nin hiçbir şeyi abartmadan, aksine bambaşka bir sadelikteki anlatımına hayran kalacaksınız. Sanki bunları size bir yazar değil de bir dostunuz, bir arkadaşınız anlatıyormuş gibi... Sizi bir şeye inandırma ihtiyacı duymadan, bütün doğallığıyla bir hikayenin içine alıyor. Kendi kendinize sürekli "Lütfen bitmesin, lütfen..." diyor, bitişini geciktirmek istiyor ama ne yazık ki kitabı elinizden bırakamıyorsunuz.
Bana 1 günden fazla sürede okunması imkansızmış gibi gelen bu kitap size geçmişi düşündürüyor.. Hayır kendi geçmişinizi değil. Babanızın da Raif Efendi gibi eskiden umulmadık şeyler yaşamış bir adam olabiliceğini hissediyorsunuz... Sanki onun defterleri, bir dost tarafından son anda yanmaktan kurtarılamamış gibi...
Her zamanki gibi altı çizili cümlelerimiz burada...
İyi okumalar...
...
Sf. 11 - Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.
Sf. 12 - İnsanlara ne kadar çok muhtaç olursam onlardan kaçmak ihtiyacım da o kadar artıyordu.
Sf. 32 - İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.
Sf. 37 - Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!.. Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz?
Sf. 46 - Söylemek, bir şeyler, birçok şeyler anlatmak istiyorum... Kime?.. Şu koskocaman dünyada benim kadar yapayalnız dolaşan bir insan daha var mı acaba? Kime, ne anlatabilirim?
Sf. 51 - Hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını henüz idrak etmemiştim.
Sf. 67 - Ben gene eskisi gibi dünyadan uzak ve daima tasavvurlarımın ve iç dünyamın bir oyuncağıydım.
Sf. 73 - Zaten küçüklüğümden beri saadeti israf etmekten korkar, bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim...
Sf. 87 - Köprünün kenarına yaslanarak hareketsiz sulara baktım. Yeni başlayan hafif bir yağmur suyun tüylerini diken diken ediyordu.
Sf. 94 - Beni kemiren sadece büyük bir yalnızlık hissiydi ve gene bu yalnızlığın tesiriyle, bana yakın olduğunu anladığım bir insana karşı birçok noktalarda kendimi aldatmaya hazırdım.
Sf. 108 - Bütün isteklerimin en son gayesi belki de ona tamamen, hiç noksansız, bütün maddi ve manevi varlığıyla sahip olmaktı, fakat elde edebildiğimi de kaybetmek korkusuyla, bu gayeye gözlerimi çevirmekten çekiniyor, seyretmekte olduğu ve yakalamak istediği harikulade güzel bir kuşu küçük bir hareketiyle kaçıracağından korkan bir insan gibi atıl kalıyordum.
Sf. 122 - Bir kadının bize her şeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiçbir şey vermiş olmadığını görmek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı bir şey.
Sf. 124 - Muhakkak ki dünyanın en lüzumsuz adamıydım. Hayat beni kaybetmekle hiçbir şey ziyan etmeyecekti. Hiç kimsenin benden bir şey beklediği ve benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu.
Sf. 128 - Bu akşam anladım ki, bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş.
Sf. 138 - Bizim mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu. Bir kadın, trenin penceresinden dışarı bakabilir, bu sırada gözüne bir kömür parçası kaçar, o ehemmiyet vermeden bunu ovuşturur ve bu minimini hadise dünyanın en güzel gözlerinden birini kör edebilirdi. Yahut bir kiremit, hafif bir rüzgarla yerinden oynayarak, devrin gıpta ettiği bir kafayı parçalayabilirdi. Göz mü mühim kömür parçası mı, kiremit mi mühim kafa mı, diye düşünmek nasıl aklımıza gelmiyorsa ve bütün bunları nasıl hiç mütalaa yürütmeden kabule mecbursak, hayatın daha başka türlü birçok cilvelerine de aynı tevekkülle katlanmaya mecburduk.
Sf. 159 - Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır, ben onu kaybettim. İkinci defa oynayamam...
YKY, 38. Baskı, Mayıs 2010, İstanbul

Kağıt Helva

08.01.2011 tarihinde başladığım ve 20.08.2011 tarihinde bitirdiğim bir kitap oldu Kağıt Helva.
İz Bırakan Kitap Cümleleri projesi’nde bir dönem ben de böyle bir derleme kitap çıkarmayı düşünmüş fakat sonra vazgeçmiştim. İyi ki de vazgeçmişim. Kağıt Helva’yı okurken, daha doğrusu okuduğum kitapların arasında zaman zaman göz atarken bunun bir hata olduğunu daha iyi anladım.

İz Bırakan Kitap Cümleleri’nden yola çıkıp büyük bir proje  başlatmış olmamı göz önüne alırsanız, sanırım alıntıların benim hayatımdaki yerini anlatmama gerek bile kalmaz. Derleme bir kitap yayınlama fikri birçok açıdan güzel görünebilir fakat bir yazarın kendi kitaplarından alıntılar yaparak bunları yayınlaması?

Elif Şafak’ın neredeyse bütün kitaplarını okumuş ve onu takip eden bir edebiyat severim. Birçoğunu okurken de altını çizdiğim hatta burada da sizinle paylaştığım bir çok cümle oldu.  Kağıt Helva’yı okurken altını çizdiğim bu cümlelerle karşılaşsam da aynı tadı alamadım. Bir başkasının benim yerime bu kitapları okuyup “Bak ben bu kitapları okudum. Senin için de en beğendiğim yerlerin altını çizdim. Tamamını okuyup kendi altı çizilecek bulmana gerek kalmadı. Bunları okusan kafi” demesi gibi geldi bana.

Bir yazarın hangi kendini beğenmişlik ile bu tip bir kitap yayınladığı da benim için ayrı bir merak konusu. Kitabı elime aldığım her an Elif Şafak’ı her tarafı aynalarla kaplı bir evde, sürekli kendini izleyip “Kahretsin, ne kadar iyiyim!” bakışlarıyla dolaşırken hayal ettim. Ve bunu her hayal edişimde gerçekliğine inanmaya başladım :)

Geçen yıllar içinde edebiyata hep ilgili oluşum beni sadece okumaya değil, yazmaya da itti. Bir çok deneme yazdım kendi çapımda. Şimdi eski ajandaların arasından o denemelerimi okurken bile ne yazık ki bir cümlesini çıkarmak şöyle dursun, bir kelimesinin yerini bile değiştiremiyorum hiçbirinin. Bana en güzel hali yazdığım haliymiş gibi geliyor. Her satırı, her kelimesi onları yazdıran duygular yüzünden çok değerli benim için. Şimdi Elif Şafak’ın kendi yazdıkları arasından kıyas yapıp da cümleler seçebilmiş olmasına da ayrıca hayret ediyorum.

Kitabın bana tek artısı sanıyorum henüz okumadığım “Şehrin Aynaları”nı okuma listemin üst kısımlarına taşıması oldu. Altını çizdiğim birçok cümle Şehrin Aynaları’na aitti. Kim bilir Elif Şafak’ı hiç tanımayan biri bu kitabı okuduktan sonra belki de daha fazlasını okumaya karar verebilir ;)

Ah evet, bu kitapta da altını çizdiğim onlarca cümle var. Alıntıların alıntıları yani… Fakat altını çizdiğim bu cümleleri asıl alıntılanan kitapların başlıkları altında paylaşmayı tercih ederim. Zira okumanızı isteyeceğim Kağıt Helva değili bu alıntıların alındığı kitaplar olacaktır.

Siz bu kitapta adı geçen kitapları okuyup, sizde iz bırakan cümlelerin altını çizin en iyisi…

İyi okumalar…

21 Ağustos 2011 Pazar

Kağıt Helva - ELİF ŞAFAK



08.01.2011 tarihinde başladığım ve 20.08.2011 tarihinde bitirdiğim bir kitap oldu Kağıt Helva.


İz Bırakan Kitap Cümleleri projesi'nde bir dönem ben de böyle bir derleme kitap çıkarmayı düşünmüş fakat sonra vazgeçmiştim. İyi ki de vazgeçmişim. Kağıt Helva'yı okurken, daha doğrusu okuduğum kitapların arasında zaman zaman göz atarken bunun bir hata olduğunu daha iyi anladım.

İz Bırakan Kitap Cümleleri'nden yola çıkıp büyük bir proje  başlatmış olmamı göz önüne alırsanız, sanırım alıntıların benim hayatımdaki yerini anlatmama gerek bile kalmaz. Derleme bir kitap yayınlama fikri birçok açıdan güzel görünebilir fakat bir yazarın kendi kitaplarından alıntılar yaparak bunları yayınlaması?

Elif Şafak'ın neredeyse bütün kitaplarını okumuş ve onu takip eden bir edebiyat severim. Birçoğunu okurken de altını çizdiğim hatta burada da sizinle paylaştığım bir çok cümle oldu.  Kağıt Helva'yı okurken altını çizdiğim bu cümlelerle karşılaşsam da aynı tadı alamadım. Bir başkasının benim yerime bu kitapları okuyup "Bak ben bu kitapları okudum. Senin için de en beğendiğim yerlerin altını çizdim. Tamamını okuyup kendi altı çizilecek bulmana gerek kalmadı. Bunları okusan kafi" demesi gibi geldi bana.

Bir yazarın hangi kendini beğenmişlik ile bu tip bir kitap yayınladığı da benim için ayrı bir merak konusu. Kitabı elime aldığım her an Elif Şafak'ı her tarafı aynalarla kaplı bir evde, sürekli kendini izleyip "Kahretsin, ne kadar iyiyim!" bakışlarıyla dolaşırken hayal ettim. Ve bunu her hayal edişimde gerçekliğine inanmaya başladım :)

Geçen yıllar içinde edebiyata hep ilgili oluşum beni sadece okumaya değil, yazmaya da itti. Bir çok deneme yazdım kendi çapımda. Şimdi eski ajandaların arasından o denemelerimi okurken bile ne yazık ki bir cümlesini çıkarmak şöyle dursun, bir kelimesinin yerini bile değiştiremiyorum hiçbirinin. Bana en güzel hali yazdığım haliymiş gibi geliyor. Her satırı, her kelimesi onları yazdıran duygular yüzünden çok değerli benim için. Şimdi Elif Şafak'ın kendi yazdıkları arasından kıyas yapıp da cümleler seçebilmiş olmasına da ayrıca hayret ediyorum.

Kitabın bana tek artısı sanıyorum henüz okumadığım "Şehrin Aynaları"nı okuma listemin üst kısımlarına taşıması oldu. Altını çizdiğim birçok cümle Şehrin Aynaları'na aitti. Kim bilir Elif Şafak'ı hiç tanımayan biri bu kitabı okuduktan sonra belki de daha fazlasını okumaya karar verebilir ;)

Ah evet, bu kitapta da altını çizdiğim onlarca cümle var. Alıntıların alıntıları yani... Fakat altını çizdiğim bu cümleleri asıl alıntılanan kitapların başlıkları altında paylaşmayı tercih ederim. Zira okumanızı isteyeceğim Kağıt Helva değili bu alıntıların alındığı kitaplar olacaktır.

Siz bu kitapta adı geçen kitapları okuyup, sizde iz bırakan cümlelerin altını çizin en iyisi...

İyi okumalar...

24 Temmuz 2011 Pazar

Yeni Yeni Yeni

Yeni bir oluşumun peşindeyim...

Yepyeni bir site. Kursağımda kalan hevesimi yeniden canlandıracak bir proje. Sürekli tasarım halindeyim bu sıra. Nasıl bir site olsun, nereye ne koysam, üyeler ne ister diye düşünüp duruyorum.

Bildiğm tek bişi var. Bu kadar emek  boşa gitmeyecek bu defa. Edebiyatla ilgili aranılan her şey bu sitede bulunacak.

Az daha bekleyin :) Bu sırada Facebook sayfasına üye olabilirsiniz elbette ;)

Sevgiler :)

23 Temmuz 2011 Cumartesi

Önsöz

Önsözleri çok severim.

Bana hala takdir ve teşekkür etmeyi bilen, buna değer veren insanlar olduğunu hatırlatır.

Önsöz yazarın kitabı hakkındaki heyecanıdır. Birazda okuyacaklarımızın onu ne kadar mutlu edeceğidir. İpucu vermek istemeyip yine de yenik düşüp heyecanına ağzından kaçırıvermesidir.

Yazarın samimiyetidir bir nevi önsöz. Sahte cümlelerle bizi mi yoksa kendini mi kandırdığının işaretidir. Kimininki klasik kimininki çarpıcıdır. Ama her biri gururdur. "Ben yazdım ve inanamıyorum sen okuyacaksın!" cümleleridir bir nevi.

Önsözünü okumadan kitabı okuyanları hiç anlamam. Paylaşmaktır önsöz... Yeni bir kitaba başlıyor olmanın getirdiği merakla yazarın yeni bir kitap sunuyor oluşunun getirdiği mutluluğun paylaşılmasıdır.

Önsözün bazısı soğuturken yazardan, bazısı "Bir kitabını daha iyi ki almışım" dedirtir.

Severim... Böylece tanırım okuduğum yazarı.

9 Haziran 2011 Perşembe

Haftasonu İstanbul Sahillerindeyim!

Bu haftasonu 2 günlüğüne de olsa İstanbul'a kaçıyorum. Ankara'dan sıkılmış ve bi hayli yorgundum bu sıralar. Her ne kadar yorucu olsa dacanlandıracak bu küçük kaçamak beni...

Ah, evet yine hayallerim var... Hep hile yaptım bugüne kadar. Her doğumgünümde, her fal baktıırdığımda, yüzüme düşen her kirpiğimde "Tut bi dilek!" dediklerinde, "Mutlu ve huzurlu olayım" dedim. Evet hile yaptım. Mutlu ve huzurlu olabilmem için istediğim şeylerin zaten gerçekleşmesi gerekiyordu :)

İstanbul'dan "Bir dilek tut!"a nasıl geldik bilmiyorum. Sanırım istediğim şeylerin teker teker gerçekleştiği hissindeyim. Mutluyum, zaman zaman da huzurlu... Huzurumun ve mutluğuğumun kalıcı olmak yolunda ilerlediği düşüncesindeyim. Hele bir gerçekleşsin, Size söz! Bütün dilek haklarımı "Bir şey istemiyorum, yeter ki hiçbir şey değişmesin!" dene yana kullanacağım.

Bu defa bu yazıyı yazarken bir sürü insan karşımda söylediklerimi dinleiyor ve arada bir kafa sallayıp bana hak veriyor gibi hissettim. Eğer ordaysanız, bir ses edin ;)

Öpücükler! :)

21 Mayıs 2011 Cumartesi

Seni sevdim...

Ben senin ayrılığı kastederek "Korkuyorsun" dediğimde, başını eğip üzüldüğünü belli edişini sevdim...

Ben senin özür dilerken elini uzatıp parmağınla yüzümü okşamanı sevdim...

Ben senin tıka basa asansörde dip dibe dururken bile, varlığını hissetmem için belime dokunuşunu sevdim...

Ben senin olmadık bir anda kulağıma "Aşksın sen!" diye fısıldamanı sevdim...

Ben senin hiçbir şey söylemeden masanın altında bacaklarımı kendi bacaklarının arasına alıp, gözlerime bakmanı sevdim...

Ben senin yürüyen merdivenlerde sırtımdan sıkıca sarılıp, boynumun kuytusuna sığınmanı sevdim...

Ben senin tedirginliğini, "her an bitebilir" korkunu, elimi sımsıkı tutuşunu sevdim...

Ben senin rahatlığını, "sonsuza kadar bitmez" eminliğini, huzurla gülümsemeni sevdim...

Bütün artı ve eksilerin, bütün iyi ve kötü huylarınla, ben seni sevdim...

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Babama...

Bugün 9 Mayıs...



Bugün 13. ölümyıldönümün...







Babam,



Bütün gece sana ne yazacağımı, nasıl söze başlayacağımı düşündüm durdum. Neden bilmiyorum sana yazmak hiç bu kadar zor gelmemişti bana. Belki de her zamanki gibi bütün mutsuzluklarımdan kaçıp sana yazmadığım içindir. Birçok mektubumda söylediğim gibi büyüyorum galiba. Sana yazmak için elime kalem aldığım her defa biraz daha hissediyorum büyüdüğümü.







Bu defa hayallerimden sıyrılıp geldim sana. Beyaz bir gelinlikten sıyrıldım geldim. Birkaç seferdir kendimi sensiz bir düğünü düşünürken buluyorum. Gülümsemem yüzümde donuveriyor bir anda. O gün orada olamayacağını fark ediveriyorum. İçimi koyu bir keder kaplıyor. “En güzel günüm olacak“ derken, “Babamsız nasıl bir en güzel gün olabilir ki?“ diyorum.







Çok şeyi kaçırdık baba-kız yaşayabileceğimiz… Her yeni okulumun ilk günü buruk geçti. Herkesin ailesi çocuklarını okula götürürken sen yoktun. Sonra o okullardaki tanışma fasılları… Okulun ilk haftası tanışma dersleriyle geçerdi. Annemizin babamızın mesleğini soran öğretmene cevap vermek nasıl zordu bir bilsen… Ya sınıftakilerin duyduklarında gözlerindeki korku?



Üniversiteyi kazandığım gün sevincimi en çok seninle paylaşmak isterken sen yine yoktun. Mezuniyetimde hiçbir fotoğraf karesinde olmadığın gibi…



İşe girdim, ilk ay maaşımı aldığımda hediyeni almak istedim. Yoktun…



Bir gün beni istemeye geldiklerinde sen o köşede oturup “Gençler birbirini sevmiş…“diye söze başlamayacaksın. Yüzüğü parmağıma sen takmayacaksın. Gün gelip ben o gelinliği giydiğimde o kırmızı kurdeleyi belime bağlamayacaksın. Düğün bitip de herkes gittiğinde bir kez daha sarılıp, koklamayacaksın.



Liseye, üniversiteye gittiğimi göremedin. Düğünümü ve kimbilir bir gün torununu göremeyeceksin baba…



Sensiz hayata alıştığımı sandığım her an yepyeni bir deneyim çıkıyor karşıma. Sensiz yüzleşmem gereken bir deneyim…







Babam…



Hala katlanamıyorum hiçbir baba ve kızı yan yana görmeye. Hala katlanamıyorum bir kızın babasıyla telefonda konuştuğunu duymaya. 13 sene sonra hala katlanamıyorum sensiz olmaya…



Herkes unutsa bile bugünün ölüm yıldönümün olduğunu, ben unutmadım. Sensiz geçen hiçbir özel gün gibi… Ömrümün sonuna kadar boğazımda bir düğüm, gözlerimde yaşlarla yine yazacağım sana 9 Mayıs’ta.



Bil ki sensiz yaşadığım ve yaşacağım her önemli an buruk… Sensiz  o kadar da önemli değil aslında…







Seni seviyorum babacım…












Tahmin edemeyeceğin kadar özleyen kızın…

24 Nisan 2011 Pazar

İstanbul Hatırası - Ahmet Ümit

Yaklaşık  2 ayımı aldı bu kitabı okumak... Ama sürekli "Sorum sende değil bende" dedim kitabı gördükçe...

Yoğun geçen son 3 ayda kitabı elime almaya fırsat bulamadım bir türlü. Hatta kitap klübümüzün belirlediği kitapları bile takip edemedim. İş, sürekli mesaiye kalmalar, sevgiliyle vakit geçirip eve geldiğimde hiçbir şey için enerjimin kalmamış olması, sabah yine erkenden uyanıp işe gideceğimi bilmek, bunun dayanılmaz ağırlığı, birkaç bölüm Merlin izleyip uykuya dalma hali sürekli tekrarlandı durdu. Sinir bozukluklarım arttı zaman zaman... Hiçbir şey okumak, yazmak, izlemek istemedim. Sadece uykuya bıraktım kendimi... Akşam 9 buçukta uyuma potansiyelimi de açığa çıkarmış oldum :)

Son bir haftadır "Bu kitap o ya da bu şekilde bitecek" diye diklendim kendime. Ve günlerdir yarısına gelmiş olduğum kitabı bitirebilmek için dolmuşta, dolmuşta iş yerine yürürken, iş çıkışlarında, uykuya yine yenik düşmeden azıcık daha okuyarak nihayetinde dün gece kitabı bitirdim. (Çok matah bi iş sanki!)

Hikaye güzel, tarihi eserlerle ilgili ve bazı tarihsel anlatılar gereğinden fazla uzun geldi bana. O kurken sıkılmadım. Ama bir kere daha fark ettim ki polisiye, aksiyon gibi kitaplar benim için çerez kiaplar kategorisine giriyor :) Okumak için okuyorum bana bir şey kattığı için değil. Bu kitap gibi bana bir şeyler katmaya çalıştığı zaman ise hikayeden uzaklaşıldığını düşünüyorum. Bu da tribün kaygısı gibi bir şey oluyor benim için :))))

Sonlarında katillerin kim olduğunu bulduğunda "Lütfen onlar olmasın..." dediğimi de eklemeliyim.

Diğer bütün çerez kitaplarda olduğu gibi bu kitabın da altı çizili, iz bırakan cümleleri yok. Tarih ve polisiye sevenlere tavsiye ediyorum.

İyi okumalar...

12 Mart 2011 Cumartesi

Özledim :(

O kadar uzun zaman oldu ki, bir şeyler karalamayalı... Siteye eklediğim son yazı 18 ocak tarihli... Düşünün ki 18 Ocak'tan beri sizden, kendimden, içimdekileri dökmekten uzağım.

 

Bu uzun ayrılıktan önce yazmıştım size, yeni bir iş, yeni bir aşk, yeni bir yıl diye... Yalan değil. Ama gelin görün ki bitik bir haldeyim. Yoğun çalışma temposu, sürekli eve geç gelip, sabah erkenden uyanıp, haftasonları mesai yaparak geçirdiğim 2 ay... E tabi hiç evde yatıp rahatça dinlenemediğim için sürekli yorgun, sıkılmış ve bunalmış bir durumdayım. Haftalardır evde geçirdiğim ilk haftasonu bu :/ Ama hala umudum var. Hala söylüyorum kendime "Her şey güzel olacak" diye... Biraz daha sabır, biraz daha... Ve sonra önce kendimi baştan aşağı yenileyebileceğim bir spa mı olur güzellik merkezi mi olur neresi olursa artık kendimi kapatıp bir tam gün boyunca, çıktığımda yeni bir ben olucam :)) Yeni bir iş, aşk ve yıl içinde "yeni bir ben" kısmının olması gerektiğini unutmuşum da birazcık :))) Hazırlıksız yakalandım şimdi perişanım :)))

 

Ahhh kitaplar tabi... Kitap kulübünden, kitaplardan, hatta okuduğum kitabı en son ne zaman elime aldığımdan bile habersizim bu sıra. İz Bırakan Kitap Cümleleri de canlanacak benimle beraber..

 

Gönderilmemiş Mektuplar'ı okumak istiyorsunuz biliyorum. Şu an gönderilmemiş mektuplar yazsam herhalde patronlarıma, şirket yöneticilerine falan yazarım. İyisi mi o da biraz beklesin :)))

 

Bu dönem boyunca ben fark etmeden de olsa içimde bir şeylerin birikiyor olduğuna inanmak istiyorum.

Siz de inanın...

 

Sevgiler...

18 Ocak 2011 Salı

Yaz Geçer - Murathan Mungan

Bu bir Murathan Mungan özel basımı... Murathan Mungan seven bir çok insan onun "Yaz Geçer" kitabını bilir. Hatta bir çok insan Murathan Mungan'ı bilmese de bu kitaba bence damgasını vuran "Yalnız Bir Opera" şiirini duymuştur mutlaka...Bu kitap da 2002'de Yaz Geçer'in 10. yaşına bir armağan olarak yayınlanmış.


Murathan Mungan'ın çok zarif bir zevki var ve onun özel basım kitaplarına sahip olmayı bu yüzden çok seviyorum. Okuduğunuz kitabı daha çok seviyorsunuz. Daha önce "Elli Parça" kitabını edinmiştim fakat bu kitabını edinmek pek de kolay olmadı. Çok istediğimi bilen ve benim çok sevdiğim biri bu kitabı bulmak için günlerce uğraştı. Ne yazık ki kitap Ankara sınırları içinde yoktu. İstanbul Beyoğlu D&R'da bulunup, Ankara'ya getirtildi :) Kitabı elime aldığımda bu kadar güzel olacağını düşünmemiştim. Bir kere kocaman bir kitap, alışıldık kitap boyutlarında değil. İkincisi üzerinde size ilkokulda öğretmenimizin bir ipi tebeşire bulayıp, tahta üzerinde çekip bırakmasıyla oluşturduğu o sıra sıra çizgiler var...  Kitabın kapağına baktığınız an aklınıza onlar geliyor. Tebeşir kokusunu yeniden duyuyorsunuz.

Ve karşınıza çıkan ilk cümleler:

yaz geçer yine gelir


yaz geçer iyi gelir sözcükler




Bir şiir kitabının altı çizili cümlelerini yazmak çok zor.. Sanki şiiri baştan sona okumazsanız hiçbir anlamı olmayacakmış gibi. Yine de altını çizdiğim, bende iz bırakan dizeleri aşağıya yazıyorum.




İyi okumalar...




Sf. 1 - Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.


Sf. 2 - Daha o gün anlamalıydım / Benim sana erken / Senin bana geç kaldığını


Sf. 3 - Gittin. Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.

Sf. 4 - Bizde diyorum, ikimizden /Ne kalacak?

Sf. 7 - Bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz

Sf. 7 - ... hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi

Sf. 8 - kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar gibi

Sf. 9 - O boşluk doldu sanırsınız / Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir

Sf. 14 acı çekecek yerlerimi yok etmeden / acıyla baş etmeyi öğrendim.

Sf. 19 - Bir aşk birçok aşktan yapılıyor / ve ayrılınmıyor hiçbir seferinde

Sf. 27 - her birimizin bir şeyi var denizin dibinde

Sf. 34 - kimsenin kendinden başkası olamadığı / o derin yalnızlık

Sf. 37 - konuşamadıklarımız bir bulut kalınlığında / duruyordu aramızda / oysa konuşsak, ya da dokunsak birbirimize / çekip gidecekti içimizdeki o korkunç yalnızlık

Sf. 37 - bir definenin ikiye paylaştırılmış haritasında / bilmeden / birbirimize doğru ilerliyorduk

Sf. 52 - sen yoksun / ben de yokum / kutuplar kadar yalnızız ikimiz de

Sf. 56 - hem ölüme çok yakınız / hem dünyanın yanıbaşında

Sf. 73 - yaz bitti / bitmeyen şeyler kaldı geride

Hercule'ün On İki Görevi - Agatha Christie

Bizim artık bir kitap kulübümüz var ve fakat ben size bundan hiç söz etmemişim sanırım... Oysa çok eğlenceli kitaplara bağlı olan bir sürü insanla sohbet etmek..

Kitap kulübümüzün oylama sonucu aldığı kararka ilk okuduğumuz kitap Hercule'üm On İki Görevi oldu. Ben daha önce hiç Agatha Christie okumamıştım. Okuduğum bu 12 hikaye ve araya zoraki serpiştirilmiş küçük mitolojik efsaneler beni sarmadı. Sanki olaylar çok dar bi zamanda anlatılması gerekiyormuş gibi, kısa kesilmiş gibi geldi bana. Hikaye severim ama benim için okuduğum hikayeler vurucu olmalı sanırım biraz. Bittiğinde tadı damağımda kalmadı.. "Ah keşke bu bir roman olsaydı" demeliyim. Ne yazık ki bu kitapta diyemedim...

Üyelerimizin bir çoğu eski Agatha Christie okuru, sanıyorum oylamada okumadıkları ve merak ettikleri bu kitabı seçtiler :) Keşke Agatha'ya bu kitapla başlamasaydım dedim :(

Ama biliyorum ki daha bir sürü kitap okuyacağız :) En güzeli de aynı kitap hakkında bir çok yorumu aynı dönemde okyabilmek oldu sanırım :)

Okuduğum birkaç kitap daha var bu dönem, Kafka'nın Dönüşüm'ünü, Richard Bach'ın Hipnozcu'sunu ve Murathan Mungan'ın Yaz Geçer'ini okudum... Onlar hakkında da ayrı ayrı postlar açacağım :) Şimdilerde de Ahmet Ümit'in İstanbul Haturası'nı okuyorum :)

Görüşmek üzere...

14 Ocak 2011 Cuma

:)




İnsan mutlu olduğunda yazı yazmak ne kadar zor hale geliyor unutmuşum. Kafa karıştıran bir şey yok, dert yok, bunalım depresyon yok... Hep güzel şeyler var. Hayatımda güzel insanlar, kariyer yolumda güzel adımlar, içimde etrafa saçılan koca bir mutluluk var.




Suratımdaki aptal gülümsemeyi silemiyorum. Silmek de istemiyorum. Eğitmen telefona bakarken sırıttığımı görebilir, müdür ekrana bakarken bende bir cinlik fark edebilir, annem erkenden yatıp sonra uyumadığımı anlayabilir, mühim değil :)




Mutluyum. "Hayalperest.im" demedim boşuna... Hayal ettiğim, 2011'den dilediğim her şey gerçek şimdi. Her şey berrak, pürüzsüz, canlı...




Sizin için de diledim aynılarını...




Sizi seviyorum...




Not: Biliyorum, "Gönderilmemiş Mektuplar" okumak istiyorsunuz. Bırakın tadını çıkarayım bugünlerin, şımarayım. Emin olun tekrar okuyacaksınız yazımış ama bir türlü gönderilmemiş mektupları...

9 Ocak 2011 Pazar

Hiçbir zaman eskisi gibi olmaz.

Çok acı...




Bir an gelip duruyor insan ve fark ediyor. Umut edip, kendini telkin etmelere rağmen, asla eskisi gibi olmayacak. Söylenen sözler karşı tarafın yüreğine işlemek yerine semada uçup kaybolacak. Zamanla cümleler azalacak, sessizlikler çoğalacak. Uzaklar yakın olsun diye beklerken, yakınlar uzaklaşacak...




Bütün bunların yaklaşmakta olduğunu fark etmek bile çok acıyken, tek tek gerçekleşmelerini izlemek katlanılmaz olacak. Bunları tahmin etmemiş, öngörmemiş, aklına bile getirmemiş olmayı dileyecek insan.




Faydası yok...




Mesafeler bir kere girdi mi araya hiçbir zaman eskisi gibi olmaz hayat...




Ayrılıklar acı verir.




Ayrılıklar yalnızlık getirir...




Ayrılıklar çok şey  götürür...

6 Ocak 2011 Perşembe

BİR EVİM OLACAK, BEMBEYAZ...

Bir evim olacak, bembeyaz... Her köşesine minik ayrıntılar koyacağım, renk renk. Bir gün bir evim olacak, her şeyiyle benim.

İçine güneş dolan, bembeyaz bir ev...





Mutfağım bembeyaz olacak. Süt gibi. Kocaman bir yemek masam ve onun rahat sandalyeleri mutfağımın en güzel köşesi olacak. Binbir çeşit kupam olacak... Her gittiğim şehirden, her alışveriş merkezinden en beğendiğim kupayı alıcam. Beğendiği her kupada aklına beni getirip, evime elinde kupayla gelen arkdaşlarım olacak. Arkadaşlarımla beraber saatlerce kahve içeceğiz. Sabahlara kadar sohbet edeceğiz.


Duvarlarına çerçeveler içinde onlarca fotoğraf asacağım. En sevdiklerim olacak o karelerde, beni en çok sevenler olacak... Gülümsüyor, objektife bakıp "çiiiiiz" diyor olacağız.


Koooooooccaman bir kitaplığım olacak, bembeyaz. Büyük bir duvarı sadece ona ayıracağım. Ona ve kitaplarıma. İçinde renk renk kitaplarım dizili olacak.


Bu kadar yüksek tavanı da olsa nası güzel olurdu di mi?

Yaz-kış koca terasında keyif yapabileceğim bir evim olacak. Mangal partileri yapıp, kartopu oynayavağız. Salıncakta sallanıp, huzurla etrafı seyre dalacağız.

Bu evle ilgili bir sürü ayrıntı daha anlatabilir, bir sürü görsel ekleyebilirim. Ama gerek yok...


Şimdi hayalini kuruyorum, olacak biliyorum :)

2 Ocak 2011 Pazar

Yeni bir yıl...

Hayatım boyunca hiç yılbaşı geldiğinde bütün senemin nasıl geçtiğini analiz etmedim. Aklıma bile gelmedi daha doğrusu, gelseydi belki ben de düşünürdüm neler geçti başımdan diye.




Bu sene hakkında da böyle düşüncelerim yoktu normalde ama arkadaşımla sohbet ederken "Bir sene daha geçti..." deyip susuverdik. İkimiz de o an o sene neler yaşadığımızı düşündük. Sonrasında yaşadıklarımızın birkaçını andık beraber.




2010 benim için kayıpların yılıydı... Çok şey kaybettim, çok yıprandım, yoruldum. Karşılığında sadece biraz daha büyüdüm belki de...

2010 zorluklarıyla başlamıştı zaten. Bitirilmesi gereken bir okul vardı. Sınavları, bunalımları ve 6. senenin verdiği canına tak etmişlikle bekliyordu sessizce. Susuyordu ama "Kendin ettin kendin buldun" diyordu gözleri. 2010'un ilk çeyreğini bu telaşlarla geçirdim. Arkadaşlarım yanımdaydı, birbirimize destek olduk kimi zaman da köstek. Ama beraberdik, hiç bitmeyecekmiş gibi...

Yılın yarısına geldiğimizde okul bitmişti. Bütün streslere rağmen üstümüzden hala inanamadığımız büyük bir yük kalkmıştı. Okuldan ayrıldık, zamanla birbirimizden de... Şehir dışında okuyan arkadaşlar memleketlerine döndü, burada kalanlar tatile gitti, bir kısmı iş arama telaşına düştü. Yavaş yavaş sıyrıldık üzerimizdeki her şeyden. Yalnızlık çöktü.

Okulla beraber staj yaptığım şirkette işe giremeyeceğim belli oldu ve iş arama teleşı beni de sardı. İstanbul-Ankara arası iş görüşmeleri için mekik dokumaya başladım. Umutladım, hayal ettim, olmayınca üzüldüm, umutsuzluğa kapıldım. Bu döngü içinde aylar geçirdim. Hep zaman bulduğum an okuyacağım dediğim kitaplarım rafta beni bekledi, tek satır okumak içimden gelmedi.

En yakınım evlendi, bitanecik dostum... Gelinliğiyle karşımda durdu... Ona ömrü boyunca mutluluklar diledim ve onu bambaşka bir şehre yolladım.

Ve nihayetinde 2010 sonbaharı geldiğinde, iş buldum. Tam her şey yerine oturdu ve mutluluk kapılarını açtı derken, akciğer kanserinden amcamı kaybettim. Onun yası yerleşti yüreğime...

2010 hep götürdü benden... Ailemden, arkadaşlarımdan, ilişkilerimden, kariyerimden... Her şeyden hep götürdü. Ama şimdi önümde 2011 var... Işıl ışıl bir yıl...

Yeni bir iş, yeni arkadaşlıklar, yeni ilişkiler belki... YENİ BİR YIL!

Umut dolu...




Umuyorum bu yıl umduğumuz gibi geçer :)

Hayallerinizin suya düşmemesi dileğiyle...


Herkese iyi yıllar :)