18 Ocak 2011 Salı

Yaz Geçer - Murathan Mungan

Bu bir Murathan Mungan özel basımı... Murathan Mungan seven bir çok insan onun "Yaz Geçer" kitabını bilir. Hatta bir çok insan Murathan Mungan'ı bilmese de bu kitaba bence damgasını vuran "Yalnız Bir Opera" şiirini duymuştur mutlaka...Bu kitap da 2002'de Yaz Geçer'in 10. yaşına bir armağan olarak yayınlanmış.


Murathan Mungan'ın çok zarif bir zevki var ve onun özel basım kitaplarına sahip olmayı bu yüzden çok seviyorum. Okuduğunuz kitabı daha çok seviyorsunuz. Daha önce "Elli Parça" kitabını edinmiştim fakat bu kitabını edinmek pek de kolay olmadı. Çok istediğimi bilen ve benim çok sevdiğim biri bu kitabı bulmak için günlerce uğraştı. Ne yazık ki kitap Ankara sınırları içinde yoktu. İstanbul Beyoğlu D&R'da bulunup, Ankara'ya getirtildi :) Kitabı elime aldığımda bu kadar güzel olacağını düşünmemiştim. Bir kere kocaman bir kitap, alışıldık kitap boyutlarında değil. İkincisi üzerinde size ilkokulda öğretmenimizin bir ipi tebeşire bulayıp, tahta üzerinde çekip bırakmasıyla oluşturduğu o sıra sıra çizgiler var...  Kitabın kapağına baktığınız an aklınıza onlar geliyor. Tebeşir kokusunu yeniden duyuyorsunuz.

Ve karşınıza çıkan ilk cümleler:

yaz geçer yine gelir


yaz geçer iyi gelir sözcükler




Bir şiir kitabının altı çizili cümlelerini yazmak çok zor.. Sanki şiiri baştan sona okumazsanız hiçbir anlamı olmayacakmış gibi. Yine de altını çizdiğim, bende iz bırakan dizeleri aşağıya yazıyorum.




İyi okumalar...




Sf. 1 - Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.


Sf. 2 - Daha o gün anlamalıydım / Benim sana erken / Senin bana geç kaldığını


Sf. 3 - Gittin. Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.

Sf. 4 - Bizde diyorum, ikimizden /Ne kalacak?

Sf. 7 - Bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz

Sf. 7 - ... hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi

Sf. 8 - kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar gibi

Sf. 9 - O boşluk doldu sanırsınız / Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir

Sf. 14 acı çekecek yerlerimi yok etmeden / acıyla baş etmeyi öğrendim.

Sf. 19 - Bir aşk birçok aşktan yapılıyor / ve ayrılınmıyor hiçbir seferinde

Sf. 27 - her birimizin bir şeyi var denizin dibinde

Sf. 34 - kimsenin kendinden başkası olamadığı / o derin yalnızlık

Sf. 37 - konuşamadıklarımız bir bulut kalınlığında / duruyordu aramızda / oysa konuşsak, ya da dokunsak birbirimize / çekip gidecekti içimizdeki o korkunç yalnızlık

Sf. 37 - bir definenin ikiye paylaştırılmış haritasında / bilmeden / birbirimize doğru ilerliyorduk

Sf. 52 - sen yoksun / ben de yokum / kutuplar kadar yalnızız ikimiz de

Sf. 56 - hem ölüme çok yakınız / hem dünyanın yanıbaşında

Sf. 73 - yaz bitti / bitmeyen şeyler kaldı geride

Hercule'ün On İki Görevi - Agatha Christie

Bizim artık bir kitap kulübümüz var ve fakat ben size bundan hiç söz etmemişim sanırım... Oysa çok eğlenceli kitaplara bağlı olan bir sürü insanla sohbet etmek..

Kitap kulübümüzün oylama sonucu aldığı kararka ilk okuduğumuz kitap Hercule'üm On İki Görevi oldu. Ben daha önce hiç Agatha Christie okumamıştım. Okuduğum bu 12 hikaye ve araya zoraki serpiştirilmiş küçük mitolojik efsaneler beni sarmadı. Sanki olaylar çok dar bi zamanda anlatılması gerekiyormuş gibi, kısa kesilmiş gibi geldi bana. Hikaye severim ama benim için okuduğum hikayeler vurucu olmalı sanırım biraz. Bittiğinde tadı damağımda kalmadı.. "Ah keşke bu bir roman olsaydı" demeliyim. Ne yazık ki bu kitapta diyemedim...

Üyelerimizin bir çoğu eski Agatha Christie okuru, sanıyorum oylamada okumadıkları ve merak ettikleri bu kitabı seçtiler :) Keşke Agatha'ya bu kitapla başlamasaydım dedim :(

Ama biliyorum ki daha bir sürü kitap okuyacağız :) En güzeli de aynı kitap hakkında bir çok yorumu aynı dönemde okyabilmek oldu sanırım :)

Okuduğum birkaç kitap daha var bu dönem, Kafka'nın Dönüşüm'ünü, Richard Bach'ın Hipnozcu'sunu ve Murathan Mungan'ın Yaz Geçer'ini okudum... Onlar hakkında da ayrı ayrı postlar açacağım :) Şimdilerde de Ahmet Ümit'in İstanbul Haturası'nı okuyorum :)

Görüşmek üzere...

14 Ocak 2011 Cuma

:)




İnsan mutlu olduğunda yazı yazmak ne kadar zor hale geliyor unutmuşum. Kafa karıştıran bir şey yok, dert yok, bunalım depresyon yok... Hep güzel şeyler var. Hayatımda güzel insanlar, kariyer yolumda güzel adımlar, içimde etrafa saçılan koca bir mutluluk var.




Suratımdaki aptal gülümsemeyi silemiyorum. Silmek de istemiyorum. Eğitmen telefona bakarken sırıttığımı görebilir, müdür ekrana bakarken bende bir cinlik fark edebilir, annem erkenden yatıp sonra uyumadığımı anlayabilir, mühim değil :)




Mutluyum. "Hayalperest.im" demedim boşuna... Hayal ettiğim, 2011'den dilediğim her şey gerçek şimdi. Her şey berrak, pürüzsüz, canlı...




Sizin için de diledim aynılarını...




Sizi seviyorum...




Not: Biliyorum, "Gönderilmemiş Mektuplar" okumak istiyorsunuz. Bırakın tadını çıkarayım bugünlerin, şımarayım. Emin olun tekrar okuyacaksınız yazımış ama bir türlü gönderilmemiş mektupları...

9 Ocak 2011 Pazar

Hiçbir zaman eskisi gibi olmaz.

Çok acı...




Bir an gelip duruyor insan ve fark ediyor. Umut edip, kendini telkin etmelere rağmen, asla eskisi gibi olmayacak. Söylenen sözler karşı tarafın yüreğine işlemek yerine semada uçup kaybolacak. Zamanla cümleler azalacak, sessizlikler çoğalacak. Uzaklar yakın olsun diye beklerken, yakınlar uzaklaşacak...




Bütün bunların yaklaşmakta olduğunu fark etmek bile çok acıyken, tek tek gerçekleşmelerini izlemek katlanılmaz olacak. Bunları tahmin etmemiş, öngörmemiş, aklına bile getirmemiş olmayı dileyecek insan.




Faydası yok...




Mesafeler bir kere girdi mi araya hiçbir zaman eskisi gibi olmaz hayat...




Ayrılıklar acı verir.




Ayrılıklar yalnızlık getirir...




Ayrılıklar çok şey  götürür...

6 Ocak 2011 Perşembe

BİR EVİM OLACAK, BEMBEYAZ...

Bir evim olacak, bembeyaz... Her köşesine minik ayrıntılar koyacağım, renk renk. Bir gün bir evim olacak, her şeyiyle benim.

İçine güneş dolan, bembeyaz bir ev...





Mutfağım bembeyaz olacak. Süt gibi. Kocaman bir yemek masam ve onun rahat sandalyeleri mutfağımın en güzel köşesi olacak. Binbir çeşit kupam olacak... Her gittiğim şehirden, her alışveriş merkezinden en beğendiğim kupayı alıcam. Beğendiği her kupada aklına beni getirip, evime elinde kupayla gelen arkdaşlarım olacak. Arkadaşlarımla beraber saatlerce kahve içeceğiz. Sabahlara kadar sohbet edeceğiz.


Duvarlarına çerçeveler içinde onlarca fotoğraf asacağım. En sevdiklerim olacak o karelerde, beni en çok sevenler olacak... Gülümsüyor, objektife bakıp "çiiiiiz" diyor olacağız.


Koooooooccaman bir kitaplığım olacak, bembeyaz. Büyük bir duvarı sadece ona ayıracağım. Ona ve kitaplarıma. İçinde renk renk kitaplarım dizili olacak.


Bu kadar yüksek tavanı da olsa nası güzel olurdu di mi?

Yaz-kış koca terasında keyif yapabileceğim bir evim olacak. Mangal partileri yapıp, kartopu oynayavağız. Salıncakta sallanıp, huzurla etrafı seyre dalacağız.

Bu evle ilgili bir sürü ayrıntı daha anlatabilir, bir sürü görsel ekleyebilirim. Ama gerek yok...


Şimdi hayalini kuruyorum, olacak biliyorum :)

2 Ocak 2011 Pazar

Yeni bir yıl...

Hayatım boyunca hiç yılbaşı geldiğinde bütün senemin nasıl geçtiğini analiz etmedim. Aklıma bile gelmedi daha doğrusu, gelseydi belki ben de düşünürdüm neler geçti başımdan diye.




Bu sene hakkında da böyle düşüncelerim yoktu normalde ama arkadaşımla sohbet ederken "Bir sene daha geçti..." deyip susuverdik. İkimiz de o an o sene neler yaşadığımızı düşündük. Sonrasında yaşadıklarımızın birkaçını andık beraber.




2010 benim için kayıpların yılıydı... Çok şey kaybettim, çok yıprandım, yoruldum. Karşılığında sadece biraz daha büyüdüm belki de...

2010 zorluklarıyla başlamıştı zaten. Bitirilmesi gereken bir okul vardı. Sınavları, bunalımları ve 6. senenin verdiği canına tak etmişlikle bekliyordu sessizce. Susuyordu ama "Kendin ettin kendin buldun" diyordu gözleri. 2010'un ilk çeyreğini bu telaşlarla geçirdim. Arkadaşlarım yanımdaydı, birbirimize destek olduk kimi zaman da köstek. Ama beraberdik, hiç bitmeyecekmiş gibi...

Yılın yarısına geldiğimizde okul bitmişti. Bütün streslere rağmen üstümüzden hala inanamadığımız büyük bir yük kalkmıştı. Okuldan ayrıldık, zamanla birbirimizden de... Şehir dışında okuyan arkadaşlar memleketlerine döndü, burada kalanlar tatile gitti, bir kısmı iş arama telaşına düştü. Yavaş yavaş sıyrıldık üzerimizdeki her şeyden. Yalnızlık çöktü.

Okulla beraber staj yaptığım şirkette işe giremeyeceğim belli oldu ve iş arama teleşı beni de sardı. İstanbul-Ankara arası iş görüşmeleri için mekik dokumaya başladım. Umutladım, hayal ettim, olmayınca üzüldüm, umutsuzluğa kapıldım. Bu döngü içinde aylar geçirdim. Hep zaman bulduğum an okuyacağım dediğim kitaplarım rafta beni bekledi, tek satır okumak içimden gelmedi.

En yakınım evlendi, bitanecik dostum... Gelinliğiyle karşımda durdu... Ona ömrü boyunca mutluluklar diledim ve onu bambaşka bir şehre yolladım.

Ve nihayetinde 2010 sonbaharı geldiğinde, iş buldum. Tam her şey yerine oturdu ve mutluluk kapılarını açtı derken, akciğer kanserinden amcamı kaybettim. Onun yası yerleşti yüreğime...

2010 hep götürdü benden... Ailemden, arkadaşlarımdan, ilişkilerimden, kariyerimden... Her şeyden hep götürdü. Ama şimdi önümde 2011 var... Işıl ışıl bir yıl...

Yeni bir iş, yeni arkadaşlıklar, yeni ilişkiler belki... YENİ BİR YIL!

Umut dolu...




Umuyorum bu yıl umduğumuz gibi geçer :)

Hayallerinizin suya düşmemesi dileğiyle...


Herkese iyi yıllar :)