30 Ağustos 2011 Salı

ÖLÜM PORNOSU - Chuck Palahniuk




600 kişi ile sevişme rekorunu kırmaya çalışan bir porno yıldızı ve bekleme odasındaki 600 erkek... Kimi porno yıldızı Cassie'nin geçmişinden gelen, kimi hayranı olan, kimi ise onu meşhur olmak için bir yol olarak gören 600 erkekten üçünün ağzından dinliyoruz hikayeyi. Cassie'nin bu projedeki asistanı da hikayeyi anlatan 4. ağız.

Adındaki gibi cüretkar kelimelere sıkça rastladığınız kitapta, arada bir gözünüzün önüne getirdiğiniz sahneler sizi rahatsız edebilir, bırakma isteği uyandırabilir, ama devam etmenizi engellemez nitelikte.

Yer yer sıkıcı, yer yer sürükleyici, kitabın sonuna gelindiğinde "Asıl bundan sonrasında ne olacak?" diye merak ettiğiniz bu kitap benim için okunmasa da bir şey kaybettirmeyecek kitaplardan biri. Eğer sadece kitabın günümüz medyasında bu kadar popüler olması merakını artırdığı için okumayı düşünüyorsanız, bu okumanız için geçerli sebep değil. Kitabı okuduktan sonra okuyan diğer blogger arkadaşlar ne düşünmüşler diye araştırdım. Bir çoğu gereksiz bir kitap olduğu fikrinde. Yazarın Dövüş Kulübü veya Tıkanma kitaplarının yanında bu kitabın esamesinin okunmayacağını düşünüyorlar.

Siz siz olun, eleştirileri okumadan alıp, boş yere bu kitabı okumayın.

Bana gelince, yukarıda yazdığım dezavantajlarına rağmen ben kitabı sevdim. Ama Chuck Palahniuk gibi bir yazarın kitabının çerez kitaplarım arasına girmesi kötü oldu :)

İyi okumlar :)

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Bir Gün Tek Başına


Bir gün tek başına...


Bu dört kelimenin altına ne yazılır bilmiyorum. Bir gün tek başına kaldığını fark edenlerin çektiği acının inanılmaz tarifi... Her şey gelebilir bu dört kelimenin sonuna. Herhangi bir şekilde tamamlanıp bir cümle haline getirilebilir bu dört kelime. “Bir gün tek başına kalacağımı hiç tahmin etmezdim.”

Hiç gelmeyecekmiş gibi düşünülen bir yalnızlıktır tek başınalık. Yalnızlara acımanın ardından yanızlık gelir ve kapıdan geri çeviremezsiniz bir türlü. Buyur edersiniz, bir yandan “Benim dünyamda ne işi var acaba?” diye düşünerek. Sonra yalnızlığın şahsınıza geldiğini, bizzat sizi ziyaret ettiğini fark eder ve kabullenirsiniz durumu. Pardon duyamadım,“Bir gün tek başına kalacağımı hiç tahmin etmezdim.” mi dediniz?

Bir gün tek başına...

Kalabalıklaştıkça artan bir yalnızlığın öyküsü... Kendi sesini duyamamakla başlayıp sadece kendi sesini duyabilmekle devam eden bir öykü......

Tek başınalıktan korkan bir insan için en büyük ceza nedir sizce? Tek başına bırakılmak mı?
Sebepsiz yere tek başına kalan o kadar çok insan tanıyorum ki...  Hem de yalnız olduğunun bile farkında olmayan... Kalabalığın gürültüsüne kendini kaptırıp da kendi sesinin çıkmadığını bile anlamayan... Bir sürü insan...

Tek bir şeyi anlamanızı istiyorum... Siz de herkes gibi yalnız kalacaksınız bir gün... Ve o gün öldüğünüz gün olacak...

Bir gün tek başına kalacaksınız...

Bir gün tek başına...

Tek başına...


not: bu kitabı okuduğum zaman yazmıştım. yıllar olmuş... kesinlikle tavsiye edebileceğim bir kitaptır.. iyi okumalar :)

Alacakaranlık


Alacakaranlık, Yeniay, Tutulma, Şafak Vakti serisini nihayet okudum. Gerçekten de okunası kitaplar olduğunu gördüm. Ne yazık ki bu defa altını çizdiğim yerler yok. Birçok romanı okurkenki gibi bu seride de çizemedim. "Sürükleyici kitap" diye bir şey var ya hani, gerçekten var :) Ben bazı kitaplarda sürükleniyorum, elimdeki kalemi saatlerce tutup, tek satırı bile çizmeden kitabı bitiriyorum.

Tüm seriyi okumam tam bir hafta sürdü. Sürekli okudum. Yemek yerken, dolmuşta, öğle arasında ve en çok da  uykularımdan feragat ederek... "Çerez kitaplar"ı da bu hızla okurum, tek kelime bile çizmem ama sonra konusunu dahi hatırlamayabilirim. Kısacası iz bırakmazlar. Ama Alacakaranlık serisi bu kitaplardan gibi değildi. Tek kelimesi çizilmedi ama dört kitap birden iz bıraktı bende...
 
Okurken gözlerimin dolduğu ya da kahkahalar atığım anlar oldu. Bitirdikten sonra 2 filmini de tekrar izledim ve filmin neden bende kitapar kadar iz bırakmadığını anlamaya çalıştım. Ve sonunda keşfettim. Serinin ikinci filmi bana ilk filminden daha kötü gelmişti. Oysa serinin ikinci kitabı Yeniay'da birinci kitaptan etkilendiğimden çok daha fazla etkilendim. Kitapta Bella'nın ayrılık acısını yüreğinde hissediyor insan. Bir taş gibi oturuyor insanın yüreğine Edward'ın ayrılık anı...Filmde ise çabucak geçiveriyor sahneler... Film bu acıyı tam olarak algılamayacak kadar kısa sürüyor. ( Otobüs'te okudum ayrılık anını, otobüste ağladım :)
 
Ne diyeyim daha, okuyun... Hem aşk var var hem aksiyon... Roman seviyorsanız, bu seriyi de seveceksiniz...

İyi okumalar ;)
 

Geçmişe dönüş - Twitter



22 şubat 2010 - Bu kadın dayanışmasına hastayım :) Montumun düğmesi kopmuştu, "İğne ipliği olan var mı?" dedim anında 3 kişi "Bende var" dedi.

23 şubat 2010 - umut acıtır arkadaşım...

23 şubat 2010 - Sanma ki içim kıpır kıpır olmuyor... Sanma ki ilgi beni de taçlandırmıyor... Sanma sevgili... Ama kanma güzel sözlerime, aldanma bencilliğime...

24 şubat 2010 - Söylenmiş cümlelerin sana kalsın! Ben daha hiç söylemediklerini istiyorum...

26 şubat 2010 - Aşk ocak başında oturmaya benziyor. Ateş yakıyor ama sen gene de oturuyorsun...

26 şubat 2010 - Korktuk, çünkü bir oyun değil hayat... ahmet altan

27 şubat 2010 - Eğer yazılan yazı, duygudan yoksunlaşıp mantığa kayıyorsa becerememişsiniz demektir...

28 şubat 2010 - Aragon'un dediği gibi eğer "mutlu aşk yoksa", bu aşkın suçu değil...

28 şubat 2010 - Biliyorum, hayat yeniler kendini...

28 şubat 2010 - Keşke insanlar 9 canlı olsa çizgi filmlerdeki gibi... Birini öldürmek istediğimizde hıncımızı almış olurduk, üstelik de vicdan azabı hissetmezdik!

Anahtar Kelimeler

Hoşuma gitmedi değil :)


Beni daha çok "hayalperestim" yazarak bulmuş insanlar... "Kitap karakterleri" yazanların sitede geçirdiği ortalama vakit ise 6 dakikanın üzerinde :)



Ne mutlu bana...

The Libertine - Hovarda


Johnny Depp'in yukarıda gördüğünüz fotoğraftaki gibi karşınıza geçip oturuyor ve konuşmaya başlıyor:

"Başlarken açıksözlü olmama izin verin.

Benden hoşlanmayacaksınız.

Baylar kıskanç olacak, bayanlarda da nefret uyanacak.

Şimdi beni sevmeyeceksiniz ama vakit geçtikçe beni çok az seveceksiniz."

Bu cümlelerden sonra merakınıza anında yenik düşüp konuşmanın devamını dinliyorsunuz dikkatle... Ve konuşması şu cümlelerle son buluyor:




"Adım John Wilmot.

İkinci Rochester Kontu.

Benden hoşlanmanızı istemiyorum."

Aslında hoşlanmamak elde değil. Cazibeli, kışkırtıcı ve elbette yakışıklı...






Film zaman zaman ağır, zaman zaman hareketli... John Wilmot ise sizi sürekli şaşırtmaya devam ediyor. Filmin sonraına doğru yüzüne bakmak size acı veriyor. "Ama neden? Niye bunu yaptı ki?" diye düşünüyor bir yandan da hak veriyorsunuz. Rezillik içinde son buluyor film. Evet bir dönem filmi Hovarda. Ama dönemden çok John Wilmot'u merak ediyorsunuz. Filmin sonunda o kıskırtıcı haliyle geri dönüyor, karşınıza oturuyor ve tekrar soruyor:




"Eee?

Benden hoşlanıyor musunuz şimdi?

Benden hoşlanıyor musunuz şimdi?

Benden hoşlanıyor musunuz şimdi?

Benden hoşlanıyor musunuz...

...şimdi?"

Başta "Hoşlanmamak elde değil sanki..." diyordunuz ya, şimdi emin olamıyorsunuz...




İyi seyirler...


28 Ağustos 2011 Pazar

EMMA - Jane Austen


Yıllaaaaaar önce lisedeyken edebiyat öğretmenlerimizden birinin okula kütüphane kurma çabası ile bizim okuma isteğimizle birleşince amacımıza ulaşmış ve kütüphaneyi kurmuştuk. Edebiyat kulübü öğrencilerinden biriydim. Dolayısıyla teneffüslerde, öğle tatillerinde soluğu kütüphanede alırdım. Kütüphanemiz çok zengin değildi ama yine de okumaya başlayacak kadar kitap vardı. Edebiyat öğretmenimiz çalışmalarını devam ettirdi ve birkaç yayınevi ile anlaşarak seri halinde klasikleri tamamladı.Emma klasikler arasında gelen kitaplardan biriydi.


Emma'yla tanışıklığımız o günlere dayanır. "Dün akşam filmini izleyene kadar kitabın konusunu hatırlıyor muydun?" deseniz hayır derim ama gelin görün ki içinde genç bir kızın, yakışıklı bir erkeğin ve aşkın olduğunu hala hatırlıyordum. Filmi görünce kitabı haztırlayıp izlemeden geçemedim. Sonra da buraya yazmadan...


Emma cin gibi, iyi niyetli ve işgüzar bir kız :) Küçücük kasabayı dünyanın merkezi sanıyor, yaşına rağmen küçük bir kız gibi davranıyor (öyle olmadığını düşünse de) ve babasının bir tanesi olduğunu çok iyi biliyor. Dedikodular, aşklar ve dönemin yaşam koşullarını gösteren bir hikaye.


Kitabı hatırladığım kadarıyla oldukça sürükleyiciydi. Filmi ise zaman zaman durağan olmasına rağmen, eğlenceli.


Jane Austen'ın Kitap Kulübü'nü izlediğimden bu yana aklımda Jane Austen'ı bütün kitaplarını okuyp bitirmek var. Emma da şimdi tuz biber oldu :)


Belki de sevgili kitap kulübümüze bu fikri önermeliyim ha? :)


İyi okumalar, iyi seyirler...

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Modern Zamanlar

Dün gece oturdum Modern Zamanlar izledim. Her ne kadar bir kaç sahnesi aklımda kalmış olsa da çoğunu hatırlamadığımı fark ettim. Konuşma seslerini çok az duyduğunuz, siyah beyaz ekranlardan oluşan ama yine de günümüz filmlerinin yanından bile geçemeyeceği bir film...



Filmin adını ilk defa üniversitede İktisat Tarihi hocamızın bir dersimizi ayırıp bu filmi izleyeceğimizi söylemesiyle duymuştum. O hafta derse girememiş, filmi de izleyememiştim. Yanlış hatırlamıyorsam  fabrikalaşmanın başladığı, insan gücü ile çalışan makinelerin kullanıldığı, üreticilerin de insan gücünü azaltıp makine gücünü artırmanın yollarını aradığı dönemi işliyorduk ders konusu olarak. Hocamızın hem akılda kalıcılığı sağlamak hem de anlattıklarının filmlere yansıyıp, hatta yasaklanacak kadar gerçek olduğunu göstermek gibi bir amacı varmış anlaşılan. Aradan yıllar geçmesine rağmen, anlattıklarının ne kadar doğru olduğunu filmi izlerken bir kere daha gördüm. Filmi o dönemi şimdiye yansıtan bir ayna gibi adeta...

Bu filmi izlerken hem geçmişe bakmak hem de bunu yaparken eğlenmek çok keyifliydi gerçekten. Asla sıkılmıyor, Charlie Chaplin'in mimiklerini hayretle izlemeye ara bile vermiyorsunuz.


Eski dönemlere ait bu gibi filmleri izlemeyi alışkanlık haline getirmeliyim :) Size de tavsiye ederim.

İyi seyirler...

23 Ağustos 2011 Salı

Mahrem - Elif Şafak

gözbebeği: İnsanlarda yuvarlak, hayvanların çoğunda elips biçimindedir. Gözbebeğinin çapı, irise gelen ışığın miktarına göre değişir. Karanlık ve uzaklık büyütür gözbebeğini; aydınlık ve yakınlık küçültür. Yani bu kararsız çember, ışık varsa küçülür, ışık yoksa büyür. Yakına bakarken de küçüldüğ...üne göre, yakın olan aydınlıktır, aydınlıktadır. Uzağın payına karanlık düşer. Zaten karanlığı kimse yakınında görmek istemez.


Aşık olunca da büyür gözbebeği; demek ki aşık olunan hep uzaktadır. Aradaki mesafenin verdiği acıyı azaltmak için,işte bu yüzden maşuka “gözbebeğim!” diye hitap edilir...

Milena'ya Mektuplar - KAFKA


Kafka'nın "Milena'ya Mektuplar"ının okuması nihayet bitti. "Nihayet" diyorum çünkü haftada 1000 sayfa okuma potansiyeline sahip olan ben, kitabı tam 4 ayda bitirdim. Birçoğunuzun aklından "O kadar kötü müydü yahu?" diye geçirdiğinizi hissedebiliyorum. Hayır, kitap çok dolu ve çok güzel bir kitap.
Kafka'nın yazdıklarını okumak her yiğidin harcı değilmiş hissi verdi bana bu kitap. Okuyucunun hatası ise Kafka'nın hakkında bilgi edinecek diğer kitaplarını okumadan onunla bu kitapla tanışmaktı sanırım :)
Kafka farklı bir düşünce dinamiğine sahip. O kadar düşünceyi bir anda verişinden olsa gerek, sık sık durup bir önceki paragrafı ara sözler olmadan okuma gereği duyuyorsunuz. Bir cümle içinde iki hatta bazen üç cümle saklanıyor çünkü. Saklananı mı okusanız, ana cümleyi mi bir türlü karar veremiyorsunuz :)
Mektuplar hayatımda önemli yere sahip olduğundan hele ki yazan bir de Kafka olduğundan rafa uzanıp alıverdim. Ama mektup okumak bir roman okumaktan çok daha zor. Sürekli karşı taraftan gelen mektuplarda yazanlara atıflar var ve siz karşı tarafın mektuplarında yazanları ancak hayal edebiliyorsunuz.
Elbette alyını çizdiğim bende iz bırakan birçok satır var ama şaşkınlıkla çizemediğim bir bu kadar daha vardır :)
Buyrun:
Sf. 37 - "İnsan ancak birazcık olsun neşesini bulduğunda gevezelik eder."
Sf. 37 - ... o karmaşadan hala korkarım; tıpkı çocukların unutma gücünden yoksun bir çocuk gibi.
Sf. 48 -  İnsan, Milena, sizin yüzünüzü avuçları arasına almalı ve dosdoğru gözlerinizin içine bakmalı ki, karşınızdakinin gözlerinde kendinizi görüp o andan itibaren o yazdıklarınızı değil yazmak, düşünemeyecek hale gelesiniz...
Sf. 54 - Evet, benim de mutsuz ettiğim insanlar oldu, ama uzun vadede bana asla sitem etmiyor, sadece sessizliğe gömülüyorlar ve inanıyorum ki içten içe de beni suçlamıyorlar. İnsanlar arasında böyle istisnai bir durumum var.
Sf. 73 - ...uykuya da korkuya daldığım gibi dalsaydım, şu an yaşıyor olmazdım...
Sf. 79 - ... senin, istasyonda vedalaşırkenki yüzünle oturdum. O yüz, ömrümde görmediğim bir doğa olayıydı: bulutlar yüzünden değil, kendi kendine soluklaşan güneş ışığı.
Sf. 85 - Eğer mutluluktan ölünüyorsa, bu benim başıma gelmeli. Ve eğer ölüme yazgılı biri mutluluk sayesinde hayatta kalıyorsa, o zaman hayatta kalacağım.
Sf. 99 - Yine de aslında sevdiğim sadece sen değilsin, daha fazlası; senin aracılığınla bana hediye edilen varlığım.
Sf. 136 -  Bu öyküleri bir tarafa bırakıp bana elini uzatmak ve uzun bir süre öylece kalmak istemez misin?
Sf. 147 -  Ve şimdi Milena, sen de bana sırt çeviriyorsun, uzun sürmez, biliyorum ama bak, insan buna kalbi atmadan uzun süre dayanamaz ve sen sırt çevirdiğin sürece, o kalp nasıl atar?
Sf. 158 - Karanlık evimden çıkıp sana giden bu daracık tünelde ilerlemeyi büyük bir sevinçle denedim ve beni  ben yapan her şeyi yavaş yavaş, bu belki (delilik  hemen ses veriyor: kesin! kesin! kesin!) sana doğru giden, ama birdenbire senin yerine o geçit vermeyen taşa, "Lütfen yola çıkma"ya çarpan bu tünelin içine attım; şimdi, beni ben yapan her şeyle birlikte, hızla kazarak açtığım bu tüneli yavaş yavaş geri yürümek ve doldurup kapatmak zorundayım.
Sf. 163 - -bir akşam, her şeyin mümkün olduğunu, sadece seni kaybetmemin mümkün olmadığını yazmıştın-
Sf. 169 - ...bizzat senhuzur verici- huzursuz edicisin.
Sf. 173 - ... sadece bu dünyada olduğun için bir teşekkür; baştan ona bakıp da senin, içinde bulunabileceğini düşünemezdim.
Sf. 180 - Ara sıra beni deneme isteği duyduğunu yazmışsın. Bu yalnızca şakaydı, öyle değil mi? Lütfen yapma bunu. Tanımak bu kadar güç gerektirirken, kim bilir tanımamak ne kadar güç gerektirir!
Sf. 184 - Mesela Havva elmayı (bazen, ilk günahı diğer her insandan daha iyi anladığıma inanıyorum) sadece hoşuna gittiği için Adem'e göstermek amacıyla koparsaydı da böyle olurdu. Belirleyici olan, elmanın ısırılmasıdır; onunla oynamak belki serbest sayılmaz ama yasak da değildir.
Sf. 187 - ...benden korkup yılma; seni bir ya da bin kez, şu anda ya da her zaman için o anda hayal kırıklığına uğratsam bile...bu sadece sıkışmış bir göğsün sıkışmış nefesi.
Sf.188  - Evet, yalan büyüktü ve ben de bu yalan ortak oldum ama daha kötüsü, bir köşede, kendim için, bir suçsuzluk kanıtı olarak.
Sf. 212 -  Burada "ya-ya da" ikilemi fazla büyük. Ya benimsin ve o zaman her şey iyi, ya da seni kaybederim, o zaman buna kötü bile denemezi hiçbir şey kalmaz ki geriye; kıskançlık, acı, korkaklık, hiçbir şey.
Sf. 220 - İnsan kendi eksikliğine katlanmak zorundadır, her an için; oysa iki kişilik eksikliğe katlanmak zorunda değildir.
Sf. 220 - ...yalnızca özlem gerçek, o abartılamaz.
Sf. 223 - Veda etmiyorum. Pusuda bekleyen yerçekimi beni çekip aşağıya almadığı sürece bu bir veda değil. Ama sen yaşadığına göre, bunu nasıl yapabilir ki.
Sf. 225 - İnsanlarla ilgilinyazdığın şey, Milena, "sevmeye güçleri yok" doğruydu; sen yazarken doğruluğuna inanmamış olsan da. Belki de sevme güçleri yalnızca sevildiklerinde ortaya çıkıyordur.
Sf. 230 - Neden mektubunda ortak bir gelecekten söz ediyorsun Milena, hiçbir zaman olmayacak bir gelecek, yoksa bu yüzden mi bahsediyorsun bundan?
Sf. 242 - "Hayvan, efendisinin elinden kırbacı alır ve kendini kırbaçlamaya başlar, kendisi efendi olmak için; ve bunun yalnızca, efendinin kırbacına atılmış yeni bir düğümün yarattığı bir fantezi olduğunu bilmez."
Sf. 245 - ...yeryüzü sağa dönerse, benim geçmişi telafi etmek için sola dönmem gerekiyor.
Sf. 251 - İnsanlar beni bugüne kadar hiç aldatmadılar ama mektuplar hep yaptı bunu; üstelik başkalarınınkiler değil, kendi yazdıklarım.
Sf. 252  - İnsanların mektup yoluyla birbirleriyle ilişki kurabilecekleri düşüncesi nereden çıkmış ki! Uzaktaki bir insanı düşünebilir ve yakındaki bir insanı elimizle tutabiliriz, geri kalan her şey insan gücünü aşar. Ama mektup yazmak, hayaletlerin önünde soyunmak demektir, ki onlar da aç kurtlar gibi bunu bekler zaten. Yazıya dökülen öpücükler yerine ulaşmaz, hayaletler yolda içip bitirir onları.
Can Yayınları , 2009.

Yüreğinin Götürdüğü Yere Git

"Kendine dikkat et. Büyürken yanlışların yerine doğruları koymak istediğinde şunu anımsa: Yapılacak ilk devrim, insanın kendi içinde yapacağıdır, evet ilk ve en önemli devrim budur. İnsan kendi hakkında bir düşünceye sahip değilken bir düşünce uğruna savaşmak, yapılabilecek en tehlikeli şeylerden biridir.


Yolunu yitirdiğini, şaşırdığını hissettiğin zaman ağaçları düşün, onların büyüme biçimini anımsa. Unutma ki yaprağı gür ama kökü zayıf bir ağaç ilk güçlü rüzgarda devrilir. Oysa kökü güçlü ve az yapraklı bir ağaçta can suyu binbir güçlükle dolaşır. Kökler ve yapraklar aynı ölçüde gelişmelidir. Olayların içinde ve üzerinde olmalısın, ancak böyle gölge ve sığınak sunabilir, ancak böyle doğru mevsimde çiçekler ve meyvelerle donanabilirsin.


Ve sonra, önünde pek çok yol açılıp sen hangisini seçeceğini bilmediğin zaman, herhangibirine öylece girme, otur ve bekle. Dünyaya geldiğin gün nasıl güvenli ve derin derin soluk aldıysan, öyle soluk al, hiçbir şeyin senin dikkatini dağıtmasına izin verme. Bekle ve gene bekle. Dur, sessizce dur ve yüreğini dinle. Seninle konuştuğu zaman kalk ve yüreğinin götürdüğü yere git..."

İstanbul Hatırası


Yaklaşık  2 ayımı aldı bu kitabı okumak... Ama sürekli "Sorum sende değil bende" dedim kitabı gördükçe...
Yoğun geçen son 3 ayda kitabı elime almaya fırsat bulamadım bir türlü. Hatta kitap klübümüzün belirlediği kitapları bile takip edemedim. İş, sürekli mesaiye kalmalar, sevgiliyle vakit geçirip eve geldiğimde hiçbir şey için enerjimin kalmamış olması, sabah yine erkenden uyanıp işe gideceğimi bilmek, bunun dayanılmaz ağırlığı, birkaç bölüm Merlin izleyip uykuya dalma hali sürekli tekrarlandı durdu. Sinir bozukluklarım arttı zaman zaman... Hiçbir şey okumak, yazmak, izlemek istemedim. Sadece uykuya bıraktım kendimi... Akşam 9 buçukta uyuma potansiyelimi de açığa çıkarmış oldum :)
Son bir haftadır "Bu kitap o ya da bu şekilde bitecek" diye diklendim kendime. Ve günlerdir yarısına gelmiş olduğum kitabı bitirebilmek için dolmuşta, dolmuşta iş yerine yürürken, iş çıkışlarında, uykuya yine yenik düşmeden azıcık daha okuyarak nihayetinde dün gece kitabı bitirdim. (Çok matah bi iş sanki!)
Hikaye güzel, tarihi eserlerle ilgili ve bazı tarihsel anlatılar gereğinden fazla uzun geldi bana. O kurken sıkılmadım. Ama bir kere daha fark ettim ki polisiye, aksiyon gibi kitaplar benim için çerez kiaplar kategorisine giriyor :) Okumak için okuyorum bana bir şey kattığı için değil. Bu kitap gibi bana bir şeyler katmaya çalıştığı zaman ise hikayeden uzaklaşıldığını düşünüyorum. Bu da tribün kaygısı gibi bir şey oluyor benim için :))))
Sonlarında katillerin kim olduğunu bulduğunda "Lütfen onlar olmasın..." dediğimi de eklemeliyim.
Diğer bütün çerez kitaplarda olduğu gibi bu kitabın da altı çizili, iz bırakan cümleleri yok. Tarih ve polisiye sevenlere tavsiye ediyorum.
İyi okumalar...

Yaz Geçer


Bu bir Murathan Mungan özel basımı... Murathan Mungan seven bir çok insan onun "Yaz Geçer" kitabını bilir. Hatta bir çok insan Murathan Mungan'ı bilmese de bu kitaba bence damgasını vuran "Yalnız Bir Opera" şiirini duymuştur mutlaka...Bu kitap da 2002'de Yaz Geçer'in 10. yaşına bir armağan olarak yayınlanmış.

Murathan Mungan'ın çok zarif bir zevki var ve onun özel basım kitaplarına sahip olmayı bu yüzden çok seviyorum. Okuduğunuz kitabı daha çok seviyorsunuz. Daha önce "Elli Parça" kitabını edinmiştim fakat bu kitabını edinmek pek de kolay olmadı. Çok istediğimi bilen ve benim çok sevdiğim biri bu kitabı bulmak için günlerce uğraştı. Ne yazık ki kitap Ankara sınırları içinde yoktu. İstanbul Beyoğlu D&R'da bulunup, Ankara'ya getirtildi :) Kitabı elime aldığımda bu kadar güzel olacağını düşünmemiştim. Bir kere kocaman bir kitap, alışıldık kitap boyutlarında değil. İkincisi üzerinde size ilkokulda öğretmenimizin bir ipi tebeşire bulayıp, tahta üzerinde çekip bırakmasıyla oluşturduğu o sıra sıra çizgiler var...  Kitabın kapağına baktığınız an aklınıza onlar geliyor. Tebeşir kokusunu yeniden duyuyorsunuz.
Ve karşınıza çıkan ilk cümleler:
yaz geçer yine gelir
yaz geçer iyi gelir sözcükler

Bir şiir kitabının altı çizili cümlelerini yazmak çok zor.. Sanki şiiri baştan sona okumazsanız hiçbir anlamı olmayacakmış gibi. Yine de altını çizdiğim, bende iz bırakan dizeleri aşağıya yazıyorum.

İyi okumalar...
Sf. 1 - Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.
Sf. 2 - Daha o gün anlamalıydım / Benim sana erken / Senin bana geç kaldığını
Sf. 3 - Gittin. Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza. Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.
Sf. 4 - Bizde diyorum, ikimizden /Ne kalacak?
Sf. 7 - Bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
Sf. 7 - ... hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
Sf. 8 - kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar gibi
Sf. 9 - O boşluk doldu sanırsınız / Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir
Sf. 14 acı çekecek yerlerimi yok etmeden / acıyla baş etmeyi öğrendim.
Sf. 19 - Bir aşk birçok aşktan yapılıyor / ve ayrılınmıyor hiçbir seferinde
Sf. 27 - her birimizin bir şeyi var denizin dibinde
Sf. 34 - kimsenin kendinden başkası olamadığı / o derin yalnızlık
Sf. 37 - konuşamadıklarımız bir bulut kalınlığında / duruyordu aramızda / oysa konuşsak, ya da dokunsak birbirimize / çekip gidecekti içimizdeki o korkunç yalnızlık
Sf. 37 - bir definenin ikiye paylaştırılmış haritasında / bilmeden / birbirimize doğru ilerliyorduk
Sf. 52 - sen yoksun / ben de yokum / kutuplar kadar yalnızız ikimiz de
Sf. 56 - hem ölüme çok yakınız / hem dünyanın yanıbaşında
Sf. 73 - yaz bitti / bitmeyen şeyler kaldı geride

Anladım.


Bundan 10 sene önce doğumgünümde bana hediye edilen bir kitaptı Yılmaz Erdoğan'ın "Anladım"ı. Lise hazırlık sınıfındaki arkadaşlarım benim yazmaya, çizmeye ve okumaya olan merakımı fark etmiş, doğumgünümde bana kitap hediye etmeye karar vermişlerdi. Şiir onlar için İpek Olgun kitaplarına göre çok daha üst seviyeydi galiba... O zamanlar şairler ve yazarlar hakkında o kadar bilgileri yoktu, edebiyat dersini bile bir sene sonra almaya başlayacaktık. Gözlerine Yılmaz Erdoğan'ı kestirmiş olmalılar :)


Kitap beni en çok arka kapağındaki şu dizeleriyle etkiledi:
anladım ki ağaçlar
toprağa acı verdikçe büyüyorlar


O dönem ilk olarak ebeveyn ile ergenlikteki çocuk kavgalarını anlamlandırmıştım bu dizelerle. Çocuklar ailelerine acı verdikçe büyüyorlardı. Yıllar içinde kimi zaman iki sevgilinin birbirini yıpratması oldu, kimi zamansa pişman olup dönen bir başkası...

Her aklıma geldiğinde içinde bulunduğum durumdan bir pay biçtim bu dizelere... Kim bilir şu an sizin aklınızdan neler geçti okurken?
Bir şiir kitabını okurken bir iki dizesinin altını çizmek zordur. Şiirin size baştan sona hissettirdiği duyguyu seversiniz çünkü. Ben birkaç dizeyi çizmişsem de daha çok kıvırıvermişim beğendiğim şiirlerin sayfa kenarlarını... Beğenip işaretlediğim bu şiirlerin de isimlerini yazacağım size ve o şiirlerden birini olduğu gibi yayınlayacağım aşağıda...
İyi okumalar diliyorum herkese....


Şehnaz Baykuş - 7 Aralık 2010
Sf. 7 - "ANLADIM" şiiri
Sf. 11 - "YENİ BİR SAYFADA SANA BAKMAK" şiiri
Sf. 48 - "YAĞDIKÇA" şiiri
Sf. 59 - "BU YOL NEREYE GİDER" şiiri
Sf. 62 - "BİR MEVSİMİN ACI GERÇEKLERİ" şiiri
Sf. 69 - "YENİLİYORUM" şiiri
Sf. 76 - "ONULMAZ" şiiri
Sf. 82 - "NE GÜZEL" şiiri
Sf. 86 - "KIŞI SEVMEK KIŞIN SEVMEK" şiiri:
Ağlıyordum. Bir kış günüydü. Üzgündüm. Yenilmiştim.Herkesle selamı sabahı kesmiş bir sabahtı. Kahvaltısız.Yola çıktım ağzımda bakır alaşımlı bir tat. Efkar gibi yağıyordu kar.
Bazıları kışın öldü
sevdiğim insanların
dedem
taha amca
karda izledik ayak izlerini
düşmanlarımızın
bir inşaatın içine götürdü bizi
uğursuz ayakların
karda bıraktığı lekeler
taha amca karlar içindeydi
taha amca kanlar içindeydi
en güzel kar insanın çocukluğuna yağandır. Pencereye yüzümü dayar dua ederdim, kar yağsın, durmasın, tutsun, rütbe düşüp yağmur olmasın diye.
Hep kış günlerinde düştüm
umutsuz aşklarımın batağına
buğulu camlara adlarını yazdım
konuşamadığım kızların
ve
babaannemin
nice kırgından taşıdığı
eski mücevher kutusunun
sırı dökülmüş aynasında
o kadar çirkindim ki
bir greyder durmadan soluklanmadan çalışıyordu toprak damlı evimizin bahçesinde. Kalabalıktı.Küçüktüm acıdan, yaşça. Babaannem bayılmıştı. Herkes ağlıyordu. Dedem ölmüştü. Kar ağlıyordu, yağar gibi. Küçüktüm. Susuyordum. Lapa lapa... ağlar gibi..
Karda yürümek gibisi yoktur geceleri. Işığın yalazında seyretmek kar tanelerinin dansını. Bir de ayazda sevmek olmadık bir kadını. Soğuktan korumaktır asıl marifet sevdiğinin tenini. Aşksız geçen kışların intikamıdır geleneksel bahar sevdalanmaları.
Ben hep kışı sevdim.
Ben hep kışın sevdim beni
sevmeyenleri.
Yılmaz Erdoğan

Muz Sesleri


Muz Sesleri kendinizi bir bulup bir kaybettiğiniz ender kitaplardan. Yoo öyle bağlantınız kopuyor da kaybetmiyorsunuz kendinizi. Aksine başka hayatlara kayıyor bütün ilginiz, bırakıveriyorsunuz kitabın içinde kendinizi aramayı...


Çok güzel bir kitap. İki gün sürdü okumam. Altı çizilecek onlarca cümle daha vardı muhtemelen fakat öyle kaptırmışım ki kendimi, unutmuşum elimdeki kalemi...


Bakalım siz de kaleminizin varlığını unutacak mısınız? :)
Sf. 68 - Kadında zaman geçmez. Sakın günün birinde iyileşmek için zamana güvenme.
Sf. 89 - Biliyorum, onlar, savaş bitse bile kadınları savaşır gibi sevecekler. Ganimetleri gibi. Ele geçirildikten sonra ancak yağmalayabildikleri.
Sf. 111 - Savaş öyle bir yer Filipina, insanların tek evi diğer insanlar. Birini kaybedince bu yüzden sadece birini kaybetmezsin, evin de gider.
Sf. 111 - Birlikte yaşanan hikayeler, insanları birbirinin evi yapar.
Sf. 132 - İtip kakardı insanı. Ancak yediği dayakları affede affede büyümeyi öğrenmiş bir çocuksan seversin onu. Çünkü nefret etmeyi de bilmelisin eğer onu seveceksen. Bunu bilmeyenler gelir geçer. Anlatamadıklarını hep bildikleri, yine de durmadan anlattıkları bir hikayeyi alıp ondan, giderler.
Sf. 135 - Esmer, zayıfça, sıcak ve kıvırcık. Baksan bir şeye benzetemezsin. Ta ki sana bakacak. Gözünün içine. Seni çok seviyormuş gibi, kimsenin sevmediği gibi. Hep seni beklemiş gibi, her şeyi anlatacakmış gibi, her şeyini verecekmiş gibi, sonrası yokmuş gibi, umrunda değilmiş gibi, dertli dertli bakacak sana... "İçimde böyle bir yer mi varmış?" dersin, oralarına kadar değer. Çözülmeni bekler. Görmek için nasıl soyunduğunu. Koltukaltlarına kadar sevmek için seni. Oralarına kadar ısırabilmek için. Bırakma kendini. O gözler bir daha öyle bakmaz çünkü. Kendi bir daha isteyene kadar. O da sadece yeniden soyunurken görmek için seni, o kadar. O zaman kadar senin işin, toplamak kendini. Böyle işte. Çözül ve sar kendini, yeniden çözül ve  sonra. İnsanı öyle fena yapar. Hiç bitmesin istersin.
Sf. 141 - Kavganın tek bir kuralı vardır: Öfkesi daha büyük olan, eninde sonunda kazanır.
Sf. 191 - Sadece peşlerinden giden biri gibiydi. Başka seçeneği yokmuş gibi, takıma sadece bir çocuk daha lazım olduğu için alınan, "fasulyeden" gibi...

Kürk Mantolu Madonna


Okunduğunda sizi hayretler içinde bırakan bir kitap Kürk Mantolu Madonna... Adını çokça duyduğum ama ismimin ben de bambaşka şeyler bıraktığı bu kitabı okuduğumda ne kadar büyük bir yanılgıda olduğumu gördüm.
Sabahattin Ali'nin hiçbir şeyi abartmadan, aksine bambaşka bir sadelikteki anlatımına hayran kalacaksınız. Sanki bunları size bir yazar değil de bir dostunuz, bir arkadaşınız anlatıyormuş gibi... Sizi bir şeye inandırma ihtiyacı duymadan, bütün doğallığıyla bir hikayenin içine alıyor. Kendi kendinize sürekli "Lütfen bitmesin, lütfen..." diyor, bitişini geciktirmek istiyor ama ne yazık ki kitabı elinizden bırakamıyorsunuz.
Bana 1 günden fazla sürede okunması imkansızmış gibi gelen bu kitap size geçmişi düşündürüyor.. Hayır kendi geçmişinizi değil. Babanızın da Raif Efendi gibi eskiden umulmadık şeyler yaşamış bir adam olabiliceğini hissediyorsunuz... Sanki onun defterleri, bir dost tarafından son anda yanmaktan kurtarılamamış gibi...
Her zamanki gibi altı çizili cümlelerimiz burada...
İyi okumalar...
...
Sf. 11 - Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.
Sf. 12 - İnsanlara ne kadar çok muhtaç olursam onlardan kaçmak ihtiyacım da o kadar artıyordu.
Sf. 32 - İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.
Sf. 37 - Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!.. Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz?
Sf. 46 - Söylemek, bir şeyler, birçok şeyler anlatmak istiyorum... Kime?.. Şu koskocaman dünyada benim kadar yapayalnız dolaşan bir insan daha var mı acaba? Kime, ne anlatabilirim?
Sf. 51 - Hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını henüz idrak etmemiştim.
Sf. 67 - Ben gene eskisi gibi dünyadan uzak ve daima tasavvurlarımın ve iç dünyamın bir oyuncağıydım.
Sf. 73 - Zaten küçüklüğümden beri saadeti israf etmekten korkar, bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim...
Sf. 87 - Köprünün kenarına yaslanarak hareketsiz sulara baktım. Yeni başlayan hafif bir yağmur suyun tüylerini diken diken ediyordu.
Sf. 94 - Beni kemiren sadece büyük bir yalnızlık hissiydi ve gene bu yalnızlığın tesiriyle, bana yakın olduğunu anladığım bir insana karşı birçok noktalarda kendimi aldatmaya hazırdım.
Sf. 108 - Bütün isteklerimin en son gayesi belki de ona tamamen, hiç noksansız, bütün maddi ve manevi varlığıyla sahip olmaktı, fakat elde edebildiğimi de kaybetmek korkusuyla, bu gayeye gözlerimi çevirmekten çekiniyor, seyretmekte olduğu ve yakalamak istediği harikulade güzel bir kuşu küçük bir hareketiyle kaçıracağından korkan bir insan gibi atıl kalıyordum.
Sf. 122 - Bir kadının bize her şeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiçbir şey vermiş olmadığını görmek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı bir şey.
Sf. 124 - Muhakkak ki dünyanın en lüzumsuz adamıydım. Hayat beni kaybetmekle hiçbir şey ziyan etmeyecekti. Hiç kimsenin benden bir şey beklediği ve benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu.
Sf. 128 - Bu akşam anladım ki, bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş.
Sf. 138 - Bizim mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu. Bir kadın, trenin penceresinden dışarı bakabilir, bu sırada gözüne bir kömür parçası kaçar, o ehemmiyet vermeden bunu ovuşturur ve bu minimini hadise dünyanın en güzel gözlerinden birini kör edebilirdi. Yahut bir kiremit, hafif bir rüzgarla yerinden oynayarak, devrin gıpta ettiği bir kafayı parçalayabilirdi. Göz mü mühim kömür parçası mı, kiremit mi mühim kafa mı, diye düşünmek nasıl aklımıza gelmiyorsa ve bütün bunları nasıl hiç mütalaa yürütmeden kabule mecbursak, hayatın daha başka türlü birçok cilvelerine de aynı tevekkülle katlanmaya mecburduk.
Sf. 159 - Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır, ben onu kaybettim. İkinci defa oynayamam...
YKY, 38. Baskı, Mayıs 2010, İstanbul

Kağıt Helva

08.01.2011 tarihinde başladığım ve 20.08.2011 tarihinde bitirdiğim bir kitap oldu Kağıt Helva.
İz Bırakan Kitap Cümleleri projesi’nde bir dönem ben de böyle bir derleme kitap çıkarmayı düşünmüş fakat sonra vazgeçmiştim. İyi ki de vazgeçmişim. Kağıt Helva’yı okurken, daha doğrusu okuduğum kitapların arasında zaman zaman göz atarken bunun bir hata olduğunu daha iyi anladım.

İz Bırakan Kitap Cümleleri’nden yola çıkıp büyük bir proje  başlatmış olmamı göz önüne alırsanız, sanırım alıntıların benim hayatımdaki yerini anlatmama gerek bile kalmaz. Derleme bir kitap yayınlama fikri birçok açıdan güzel görünebilir fakat bir yazarın kendi kitaplarından alıntılar yaparak bunları yayınlaması?

Elif Şafak’ın neredeyse bütün kitaplarını okumuş ve onu takip eden bir edebiyat severim. Birçoğunu okurken de altını çizdiğim hatta burada da sizinle paylaştığım bir çok cümle oldu.  Kağıt Helva’yı okurken altını çizdiğim bu cümlelerle karşılaşsam da aynı tadı alamadım. Bir başkasının benim yerime bu kitapları okuyup “Bak ben bu kitapları okudum. Senin için de en beğendiğim yerlerin altını çizdim. Tamamını okuyup kendi altı çizilecek bulmana gerek kalmadı. Bunları okusan kafi” demesi gibi geldi bana.

Bir yazarın hangi kendini beğenmişlik ile bu tip bir kitap yayınladığı da benim için ayrı bir merak konusu. Kitabı elime aldığım her an Elif Şafak’ı her tarafı aynalarla kaplı bir evde, sürekli kendini izleyip “Kahretsin, ne kadar iyiyim!” bakışlarıyla dolaşırken hayal ettim. Ve bunu her hayal edişimde gerçekliğine inanmaya başladım :)

Geçen yıllar içinde edebiyata hep ilgili oluşum beni sadece okumaya değil, yazmaya da itti. Bir çok deneme yazdım kendi çapımda. Şimdi eski ajandaların arasından o denemelerimi okurken bile ne yazık ki bir cümlesini çıkarmak şöyle dursun, bir kelimesinin yerini bile değiştiremiyorum hiçbirinin. Bana en güzel hali yazdığım haliymiş gibi geliyor. Her satırı, her kelimesi onları yazdıran duygular yüzünden çok değerli benim için. Şimdi Elif Şafak’ın kendi yazdıkları arasından kıyas yapıp da cümleler seçebilmiş olmasına da ayrıca hayret ediyorum.

Kitabın bana tek artısı sanıyorum henüz okumadığım “Şehrin Aynaları”nı okuma listemin üst kısımlarına taşıması oldu. Altını çizdiğim birçok cümle Şehrin Aynaları’na aitti. Kim bilir Elif Şafak’ı hiç tanımayan biri bu kitabı okuduktan sonra belki de daha fazlasını okumaya karar verebilir ;)

Ah evet, bu kitapta da altını çizdiğim onlarca cümle var. Alıntıların alıntıları yani… Fakat altını çizdiğim bu cümleleri asıl alıntılanan kitapların başlıkları altında paylaşmayı tercih ederim. Zira okumanızı isteyeceğim Kağıt Helva değili bu alıntıların alındığı kitaplar olacaktır.

Siz bu kitapta adı geçen kitapları okuyup, sizde iz bırakan cümlelerin altını çizin en iyisi…

İyi okumalar…

21 Ağustos 2011 Pazar

Kağıt Helva - ELİF ŞAFAK



08.01.2011 tarihinde başladığım ve 20.08.2011 tarihinde bitirdiğim bir kitap oldu Kağıt Helva.


İz Bırakan Kitap Cümleleri projesi'nde bir dönem ben de böyle bir derleme kitap çıkarmayı düşünmüş fakat sonra vazgeçmiştim. İyi ki de vazgeçmişim. Kağıt Helva'yı okurken, daha doğrusu okuduğum kitapların arasında zaman zaman göz atarken bunun bir hata olduğunu daha iyi anladım.

İz Bırakan Kitap Cümleleri'nden yola çıkıp büyük bir proje  başlatmış olmamı göz önüne alırsanız, sanırım alıntıların benim hayatımdaki yerini anlatmama gerek bile kalmaz. Derleme bir kitap yayınlama fikri birçok açıdan güzel görünebilir fakat bir yazarın kendi kitaplarından alıntılar yaparak bunları yayınlaması?

Elif Şafak'ın neredeyse bütün kitaplarını okumuş ve onu takip eden bir edebiyat severim. Birçoğunu okurken de altını çizdiğim hatta burada da sizinle paylaştığım bir çok cümle oldu.  Kağıt Helva'yı okurken altını çizdiğim bu cümlelerle karşılaşsam da aynı tadı alamadım. Bir başkasının benim yerime bu kitapları okuyup "Bak ben bu kitapları okudum. Senin için de en beğendiğim yerlerin altını çizdim. Tamamını okuyup kendi altı çizilecek bulmana gerek kalmadı. Bunları okusan kafi" demesi gibi geldi bana.

Bir yazarın hangi kendini beğenmişlik ile bu tip bir kitap yayınladığı da benim için ayrı bir merak konusu. Kitabı elime aldığım her an Elif Şafak'ı her tarafı aynalarla kaplı bir evde, sürekli kendini izleyip "Kahretsin, ne kadar iyiyim!" bakışlarıyla dolaşırken hayal ettim. Ve bunu her hayal edişimde gerçekliğine inanmaya başladım :)

Geçen yıllar içinde edebiyata hep ilgili oluşum beni sadece okumaya değil, yazmaya da itti. Bir çok deneme yazdım kendi çapımda. Şimdi eski ajandaların arasından o denemelerimi okurken bile ne yazık ki bir cümlesini çıkarmak şöyle dursun, bir kelimesinin yerini bile değiştiremiyorum hiçbirinin. Bana en güzel hali yazdığım haliymiş gibi geliyor. Her satırı, her kelimesi onları yazdıran duygular yüzünden çok değerli benim için. Şimdi Elif Şafak'ın kendi yazdıkları arasından kıyas yapıp da cümleler seçebilmiş olmasına da ayrıca hayret ediyorum.

Kitabın bana tek artısı sanıyorum henüz okumadığım "Şehrin Aynaları"nı okuma listemin üst kısımlarına taşıması oldu. Altını çizdiğim birçok cümle Şehrin Aynaları'na aitti. Kim bilir Elif Şafak'ı hiç tanımayan biri bu kitabı okuduktan sonra belki de daha fazlasını okumaya karar verebilir ;)

Ah evet, bu kitapta da altını çizdiğim onlarca cümle var. Alıntıların alıntıları yani... Fakat altını çizdiğim bu cümleleri asıl alıntılanan kitapların başlıkları altında paylaşmayı tercih ederim. Zira okumanızı isteyeceğim Kağıt Helva değili bu alıntıların alındığı kitaplar olacaktır.

Siz bu kitapta adı geçen kitapları okuyup, sizde iz bırakan cümlelerin altını çizin en iyisi...

İyi okumalar...