30 Eylül 2011 Cuma

Benim Küçük Prens'im!

Benim minicik birtanecik Küçük Prens'imin güzel bir baskısını gördüm Remzi Kitabevi'nde.. Size de göstermeden geçmeyeyim dedim :)


Kalın ve sert kapaklı bir Küçük Prens basımı...



Kapağı kaldırdığınız anda Küçük Prens'in koyunu yamuk bacaklarıyla karşınızda duruyor :)



Sayfalar kuşe kağıda, harfler büyük, resimler renkli ve normalden daha büyük boyuttalar. Zaten kitap da oldukça büyük boyutlarda.




Ve kitabın arka kapağında şöyle yazıyor:


" Doğrusu kimsenin kitabımı okurken hafife almasını istemem.


Bu anıları burada anlatabilmek için ne acılar çektim.


Dostum, koyunuyla birlikte gideli altı yıl oldu bile.


Onu sizlere anlatmaya çalışmamın nedeni,


onu unutmak istemiyor olmam.


İnsanın dostunu unutması çok acı bir şey.


Herkesin dostu olmaz.


Eğer dostumu unutursam,


rakamlardan başka bir şeyle ilgilenmeyen büyüklere benzerim."




Sırada Paşabahçe'nin çıkardığı Küçük Prens kupaları var :) Ne bu Küçük Prens çılgınlığı demeyin. Türkiye ve dünyada Küçük Prens'in koleksiyonerleri bile var. İnanmıyorsanız şu habere bir göz atın: TIK TIK!


Ben idrak ettiğim günden bu yana, kendimden küçük veya büyük farketmez birçok insana Küçük Prens'i hediye ettim... Okudukça onların da ufku genişlesin diye ;)


Küçük Prens'in üzerinde olduğu ve satın alınabilir bir şeyler biliyorsanız siz de göz atmam için bana haber verirseniz sevinirim bu arada :)



Not: Kitap, Mavi Bulut Yayınları'nın ve Remzi Kitabevi'nde 37 TL.

Bir Kara Mizah: The Big C

Hayatla dalga geçip bir o kadar ciddiye almanın durumsallığını anlatan en güzel dizi bu sanırım.

Evet içinde büyük entrikalar yok... Ve evet inanılmaz aşk üçgenleri, hırslar, taht kavgaları, krallıklar da yok... Hatta çıplak, güzel vücutlu yakışıklı erkekler de yok. Ama Cathy var. Ve o şu yazdıklarımdan çok daha izlenmeye değer...

Kanser olduğunu öğrenen ve bunun şokuyla istediği şeyleri yapmaya çalışan Cathy.

Bir deli kara mizah serüveni bu dizi. Hımmm nasıl anlatılır bilmem. İntrosunu duyduğum an hüzünle karışık bir gülümseme oluşturuyor yüzümde... Hatta ekleyeyim de siz de dinleyin :)

The Big C(1)

Üstüste sayısız kez dinlesem umrumda olmaz inanın...

Gözyaşlarınızla gülümsediğinizi fark edeceksiniz izlerken... Lütfen izleyin, siz de söylediklerime katılacaksınız...

17 Eylül 2011 Cumartesi

GEÇMİŞE DÖNÜŞ 2 - TWITTER

1 mart 2010 - "beklemek" diyorsun sevgilim, söyle nereye kadar?


3 mart 2010 - Çok narin oldum galiba bugünlerde... Rüzgar azıcık sert esse, azarlanmış çocuk gibi ağlıyor gözlerim...


4 mart 2010 - Ağlamaktan kızarmış gözlerle bakıyordu hayat bana...


4 mart 2010 - Küçükken bütün çocuk oyunlarına alındım ben :) Elebaşıydım zaten... Yalnızlıklarım sonradan başlar... Büyüklerin beni oyunlarına almamasıyla...


5 mart 2010 - Kendimi görünmez gibi hissediyorum... Üstelik msnde görünmez olmak gibi değil, tercih dışı...


7 mart 2010 - Bekliyorum... Kim bilir belki de dönersin...Bir gün kapı çalar ve ben "Çırak siparişleri getirmiş olacak" diye açarım kapıyı. Açmamla seni görmem bir olur. Ağlarım... Ağlarsın... Beraber olmadığımız bütün anlara, bütün zamanlara ağlarız...Bekliyorum... Kim bilir belki de dönersin...Bir gün kardeşinin ziyaretine giderim ve kapıyı sen açarsın bana...."Seni bekliyordum" dersin. Gülerim... Gülersin... Beraber olacağımız bütün anlara, bütün zamanlara güleriz...  Bekliyorum... Kim bilir belki de dönersin... Şimdilik hoşçakal ve unutma her şey şimdilik bu dünyada!


9 mart 2010 - Acaba kendimizi en çok savunduğumuz sırada mı alıyoruz en büyük yaralarımızı, en büyük budalalıklarımızı en akıllıca davrandığımızda mı yapıyoruz acaba, rahatı ve güvenceyi en çok istediğimizde mi kaybediyoruz en büyük mutluluklarımızı, en çok korktuğumuzda mı acaba korktuğumuz başımıza geliyor?.. Kendimizi bu kadar savunmasak, bu kadar akıllı olmasak, rahatın peşinde bu kadar koşmasak ve bu kadar çok korkmasak, yaralarımız, pişmalıklarımız ve acılarımız daha mı az olurdu acaba?


24 mart 2010 - Pet şişenin kapağını delip toz kalkmasın diye yerleri sulayan amcayı da gördüm ya... Anladım ki bahar gelmiş :)))))


24 mart 2010 - Tanrılar değil... Sen affet yeter...


24 mart 2010 - İsmim unutulsa dahi, unutmayacağım seni...

29 mart 2010 - Canımı acıtmak hoşuna mı gidiyor bilmiyorum ey hayat... Ama bil ki yaşadım bugüne kadar seninle.. Yine yaşayacağım...

http://twitter.com/hayalperestimm

AKLINDAN BİR SAYI TUT - John Verdon

Aklınızdan bir sayı tutun. E hadi tutun ama...  3 mü? Tüh... Ama neyse birkaçınız mutlaka 3'ü tutmuştur. Bu yazıyı ne kadar çok kişi okursa 3'ün tutulma olasılığı da artar :)

Kitabı sevdim evet :) İyi yazılmış bir polisiye romanını kim sevmez ki zaten?Üstelik yazarın ilk kitabıymış. Birçok deneyimli yazarın yapamadığını yapmış. Satış listelerinde ilk sıralara gelmesi boş yere değil yani.

Okurkenki tahminlerimin bir kısmı tuttu. Bazı gerçeklere ulaşıldığındaysa çok şaşırdım. Güzel bir kurgu. Ne yazık ki diğer çerez kitaplarda olduğu gibi bunun da altı çizili cümleleri yok.

Polisiye sevenlere tavsiyemdir.

İyi okumalar :)

ÖTEKİ -Ece Vahapoğlu

Ece Vahapoğlu'nun yazmaktan çok keyif aldığını söylediği, ruhuna ve kalbine roman yazmanın çok iyi geldiğini vurguladığı kitabı Öteki'ni çıktığı zamanlarda almış ve sonra uzuuuuun süre rafımda bekletmiştim. Geçen haftalarda çerezlik bir kitap ararken elime geçince okuyuverdim.

Normalde ülkemizde sürekli konuşulan türban gibi konular hakkında daha fazla okumak beni hoşnut etmez. İnsan kitap okurken başka dünyalara gitmeyi, günlük sorunlardan uzaklaşmayı istiyor. Oysa Ece Vahapoğlu'nun yapmaya çalıştığı şey keyifle bir roman okurken araya bunları da sokuşturmak olmuş gibi geldi bana...

Az kitap okuyan kimseler için daha okunabilir olduğunu düşündüğüm kitapta Esin ve Kübra (kapağa ve isimlere bakınca zaten olay şekillenmeye başlıyor değil mi?) Amerika'da aynı okulda okumuş Türkiye'ye döndükten sonra tesadüfen tanışan Esin ile Kübra'nın arkadaşlığını anlatıyor.  Esin 'in türbanlı bir kız olan Kübra'yı ve yaşamını daha yakından görmek istemesiyle  arkadaşlıkları pekişiyor.

Ece Vahapoğlu'nun sürekli bir şeyleri vurgulamak isteyişi ve sanki kitabı okuyan hiçkimsenin az da olsa genel kültürü yokmuşçasına her şeyi açıklayarak yazması beni çok rahatsız etti. Evet belki kendisi türbanlı kesimin çok çok uzağındadır, evet belki ailenin büyüklerinden dahi kapanmanın, evde abdest alınıp namaz kılınıyor olmasının nasıl bir şey olduğunu görmemiştir, öğrenmemiştir ve bu yüzden de daha açık yazmak istemiştir. Bunu bilemem. Ama cahile anlatır gibi açıklamalar yaparak kitabı sıkıcı hale getirdiği kesin.

Bu dezavantajlarını dışında kitabın kapağını çok beğendim. Ece Hanım kitabın kapağında her iki karakteri yansıtan fotoğrafları çektirmiş ve pek de güzel olmuş. Zaten kitabı da kapağını beğenip almıştım :)

Kitabın devamını yazmak istediğini ve okurlardan da bunun için istekler geldiğini söylüyor Ece Hanım. Ben kendi adıma kitabın devamını okumak için can atmıyorum. Alıp okur muyum bilmiyorum. Ama siz yine denemek isterseniz, yorumlarınızı da esirgemeyin benden :)

Kitap boyunca kalemi alıp birkaç cümlenin altını çizmişim. Onlar da şöyle:

Sf. 48 - İfade özgürlüğünün her ne kadar genişletildiği söylense de, hangi insan her istediğini dilediğince ifade edebiliyordu?

Sf. 70 - "Biz" ve "ötekiler" ayrımı, toplumun her hücresine nüfuz etmişti. Bizim yaptığıız her şey doğru, öteki tarafın yaptığı her şey yanlıştı! Bloklaşma artık iyiden iyiye hissedilir hale gelmişti. Kimin suçuydu bu? Belirsiz... Kimsenin suçu değildi belki de... Sürecin doğal sonucuydu.

Sf. 204 - Film izlerken bedenleri mutlaka birbirine değerdi. Elleri, kolları, ayakları, bacakları... Öyle ilk günlerdeki gibi sargı yumağı halinde seyretmeyi bırakmışlardı ama ten teması hala güzel geliyordu.

İyi okumalar...